Otobüs Fıkraları

23 Eylül, 2009 yazan: snowy73

Merhaba,

İzmir’de yaşayanlar benimle aynı fikirde mi, yoksa bazı otobüs fıkraları sadece benim başıma mı geliyor çok merak ediyorum. Birkaçını paylaşayım da yorumlarınızı alayım İzmirli okurlar, aydınlatın beni.

Kentkart’ın yeni yeni kullanıma girdiği dönemdi (Bilmeyen arkadaşlar için kısaca anlatayım; Kentkart, Akbil’in İzmir’de kullanılan versiyonudur. Tıpkı bir kredi kartına benzer. İçine para yüklenir, yani tek kullanımlık değildir, -teknik olarak- bir ömür aynı Kentkart’la idare edebilirsiniz yani.). Yani hem Kentkart’la hem de biletle otobüse binilebilinen (ne garip bir kelimedir bu ya!) bir geçiş dönemindeydik. Balçova’dan 169’a binecektim (169 numaralı hat üzerine apayrı bir yazı yazabilirim bu arada..). Otobüse en son binecek olan kişiydim, hemen önümde ise Kentkart’ını tutuşundan ilk defa kullanacağını tahmin edebildiğim bir teyze vardı. Önümüzdeki yolcular Kentkart’larını okuyucuya gösterdiğinde çıkan “biip” sesi otobüsün dışına kadar geliyordu. Sıra hemen bir önümdeki teyzeye geldi. Bense otobüsün merdivenlerinde onun binmesini bekliyordum. Ancak bir gariplik oldu, teyze Kentkart’ını okuyucuya göstereceği yerde otobüs şoförüne gösteriyordu. Şoför de muzip biriymiş ki teyze bir müddet baktıktan sonra ağzıyla “biip” diye bir ses çıkardı! Teyzemiz de başladı arkalara doğru yürümeye. Bütün otobüs dumur oldu :) Şoför teyzeye seslendi: “Teyzecim kartını göstermedin, gel!”. Teyze ise “Gösterdim ya yavrum işte az önce ” diyebildi sadece yazık..

Benim otobüslerde yaşadığım fıkraların pek çoğunda teyzeler başroldedir. O yüzden yazıyı okuyan teyzeler varsa alınmasınlar lütfen. Gün gelir, bir amca da bizi dumura uğratır, onu da yazarız yani.

Bir diğer hadise ise yeni alınan turuncu renkli Mercedes otobüslerin birinde gerçekleşti. Bilenler bilir (ne demekse artık) o modellerin koridorları çok dardır. Şöyle etine dolgun, kalıplı bir teyze yolu rahatlıkla tıkayabilir. İşte yine biraz sonra otobüse binecek olanların uzun bir kuyruk oluşturduğu bir durakta (Üçkuyular’daki hareket amirliğinin orasıydı galiba) böyle bir teyze kuyrukta en baştaydı. Otobüste de öyle bir durum var ki ayakta kimse yok, boş koltuk da yok. Yani benim yaşımda olan bir yoldu için “biraz sonra kesin kalkacağım” endişesi hat safhada. Ben de tam körüğün arkasında oturuyorum. Ben böyle bir durumla karşılaştığım zaman genelde ilk fırsatta yer verir, “madem ayakta gideceğimiz kesin, bari düzgün bir yer kapalım deyip” otobüsün ön kısmında solda kalan boşluğun köşesine siniveririm. Yine bu sebepten dolayı ayağa kalmak üzereydim ki şoförün hemen arkasındaki, sırtı otobüsün önüne doğru bakan koltuklardan cam kenarında oturan bir abi, kuyruk-başı teyzeye yer vermek için ayağa kalktı. Teyze teşekkür makamında bir şeyler mırıldandı ama bir terslik vardı. Boşalan cam kenarı yerin koridor tarafında yine aynı cinsten (iri) bir başka teyze oturmaktaydı. İki teyze göz göze geldiler, ikisi de koridor tarafında oturmak istiyordu. Yeni binen teyze, zaten oturmakta olana sordu:
- Hemşire, sen nerede ineceksin?
- Amerikan Koleji’nde ineceğim.
- Ben Köstence’de ineceğim, senden daha önce ineceğim yani.

İşte tam o anda bütün otobüs dumur oldu. Çünkü Köstence Köprüsü aslında Amerikan Koleji’nden çok daha sonraydı. Oturan teyze (kızıl derili ismi gibi) de zaten bu yalanı yemedi:
- Olur mu yahu, benim dünürüm oturuyor orada, orası daha sonra!
- Yani Köstence dediysem de sen bakma benim lafıma, oralarda bir yerlerde ineceğim tam bilmiyorum yani.
Teyze koridoru tıkadığı için hala kapıdan içeriye bile girememiş olan bir abi, kafasını aracın kapısından içeri soktu ve:
- Tamam teyze, ben biliyorum oraları, varınca söylerim ben sana, dedi :)

Yer veren abi zaten çoktan pişman olmuş bir vaziyette, teyzeye sadece:
- Tamam teyze otur sen, ne yapacaksın onun nerede ineceğini, boş ver, diyebildi. Büyük ihtimalle benden önce kalkmasaydı, o teyzeye koridor kenarındaki yerimi verecektim ve 10 dakika boyunca gülmeyecektik :)

Son anlatacağım olay da yine Üçkuyular’daki hareket amirliğinin oradaki durakta gerçekleşti. Durağa yanaştığımızda az yolcu olduğunu görüp garipsemiştim. Acaba bu gün burada garip bir olayla karşılaşamayacak mıydım? Ancak yine bekleyenlerin arasından bir teyze, garip bir olay yaşamak için insan sayısının fazla olması gerekmediğin bana ve tüm diğer yolculara ispatladı. Teyzenin yanında iki tane kocaman valiz vardı ve bunların oraya nasıl geldiği meçhuldü. Teyze bunları kendi getirmiş olamazdı. Çünkü ikisi de zaten teyzenin boyutlarındaydı. Uzaktan teyzeyle birlikte durakta üç kişi bekliyormuş gibi görünüyordu :) Eğer bir başkası getirmiş olsaydı, bu nasıl bir vicdandı? Böyle bir teyze bu valizlerle bu durağa nasıl terk edilirdi? Ben bu soruların cevabını düşünürken teyze kafasını otobüsün kapısından içeri soktu ve şoföre sordu:
- Evladım, Şirinyer’den geçer mi bu?
- Geçer teyzecim.
- Oradan Evka 4’ e mi gider?
- Yok teyze Evka 4’ten geçmez.
- Neden, Evka 7’ye mi gider?

İşte bu an tüm otobüs dumur olmuştu. Çünkü teyzenin hipotezine göre bir otobüs kesinlikle ya Evka 4’e ya da Evka 7’ye gitmekteydi. Şoför olacaklardan habersiz cevap verdi:
- Yok teyzecim, Evka 7’den de geçmez. Nereye gideceksin sen?
- Şirinyer’e  gideceğim.

Bu olayı kesinlikle başkalarına anlatmam gerektiğine işte bu cümleden sonra karar verdim sevgili okurlar :) Şoför devam etti:
-Tamam teyze, bin işte, geçer Şirinyer’den.
- Ama sen az önce Şirinyer’den geçmez dedin.
- Yok teyze, ben Evka 4’le Evka 7’den geçmez dedim.
- Neyse ben vazgeçtim, binmeyeceğim.

Gerçekten de binmedi yalnız.Keşke binseydi de yol boyunca, hayatımızın geri kalanında sürekli anlatacağımız birkaç anı daha yaşatsaydı bize.. (Ciddi bir final oldu sanki, garip hissettim bir anda kendimi..)

Şu An Ne Hissediyorum? 04.09.2009 10:42

4 Eylül, 2009 yazan: snowy73

Şu anki hislerimi adamlar ne de güzel anlatmış:

Aijou yuujou shiritai koto wa nandemo!
Aimai sugite wa karanai yo
Itsuka kokoro no oku no doa wo kataku
Anata wo matteiru

Belki bir gün anlamını da yazarım..

Yaşlanıyoruz

4 Eylül, 2009 yazan: snowy73

yasli

Şu an 20 yaşındayım ama bu gerçeği daha yeni fark ediyorum: Yaşlanıyoruz!

Birkaç gün önce bizim karşı bakkalın çırağının, aldığım ekmekleri gazete kağıdına sardıktan sonra “afiyet olsun abi” demesi üzerine bu koca jeton düştü. “Abi mi?” dedim kendi kendime. Bir zamanlar ben tezgahın diğer tarafındayken herkes benim için abi veya ablaydı. Dünyanın en küçük insanı benmişim gibi hissederdim hep. İlk defa kendime yakın yaşta olduğunu zannettiğim biri bana bu kadar mesafe koymuş ve “abi” demişti..

Bu olayın şokunu atlatamadan eve geldim. Apartmanın kapısında üst dairenin sahibi Süleyman Bey’le karşılaştım. “İyi günler Süleyman Abi” dedim, o da cevap olarak “iyi günler canım” dedim. İşte o “canım”dan sonra bir şimşek daha çaktı kafamda: “Süleyman Abi” eskiden “Süleyman Amca” idi benim için Ne zaman bu kadar büyümüş de Süleyman Amca’yı küçültmüştüm?..

Düşündüm. Acaba bizim yaş grubundaki insanlar diğerlerine göre daha mı hızlı büyüyorlar? Acaba küçükken o hep istediğimiz “çabucak büyümek” olayının bir sonucu muydu bunlar? Gerçekten büyümek mi istiyorduk o zamanlar, yoksa büyümenin her şeyin çaresi olduğunu mu zannediyorduk?

Büyümek hiç de çözüm değil, orası kesin. Acıya dayanabilme, sorumluluk taşıyabilme kapasitemiz arttıkça boş kalan yerler kendi kendine doluyor. Nerde o istediğin saatte istediğin yerde olabilmenin dayanılmaz hafifliği?.. Bir elde top, bir elde dondurma paşa gibi gezmeler.. Gelecek de ne demek?.. Pişmanlık da neyin nesi?.. “Benim babam dünyanın en kuvvetli adamı”, “benim babama hiçbir şey olmaz” sözlerinin ispatı nerde?..

Yaşlanıyoruz sevgili okur. Sen de yaşlanıyorsun. Ne çok isterdim senle son bir kere daha bilye oynamayı, mahalle maçı yapmayı.. Ama “kocaman adam” salıncakta sallanamıyor maalesef. Eğlenemiyor gönlünce. Dünya ikimizin de üstüne çökmüş, son sürat “yuvarlanıyoruz işte” sadece kendimizi düşünerek..

Call of Juarez Serisi

14 Ağustos, 2009 yazan: snowy73

21bptoo

Küçükken hep kırmızı gözlerim olsun isterdim. Bir filmde görmüştüm çok hoşuma gitmişti. Bugün artık bu isteğime kısmen ulaşmış durumdayım. Gerçi ben kırmızı bir irisi kastetmiştim (bkz. Sharingan) ama şu anda gözlerimde beyaz olması gereken her yer kırmızı :) Call of Juarez fena çarptı anlayacağınız.

“Call of Juarez” ve onun devam oyunu olan “Call of Juarez: Bound in Blood” için Ray McCall’un hayat hikayesi diyebiliriz kısaca. Amerika’daki o meşhur kuzey-güney çatışmasında askerlik yaptığı yerden başlayıp ölümüne (gerçi adam gibi ölmedi, bence her an dirilme ihtimali mevcut :) ) kadar olan süreci oynuyoruz.

Ray’in iki erkek kardeşi var. Küçük olan William büyüğü ise Thomas. William bir papaz, Thomas ise aynı Ray gibi günübirlik yaşayan biri. İkisi de küçük kardeşleri William’ın üstüne titriyor ama onun kutsal kitaptan anlattıklarını her zaman kulak arkası ediyorlar. Büyük kardeşler ise birbirlerini sürekli kolluyorlar. Bir tehlike durumda canları pahasına birbirlerini koruyorlar. Yani kısaca üç kardeşin aralarında çok iyi bir bağ mevcut.

Ancak bu bağı Marisa adındaki bir kız altüst ediyor (evet, çok klişe..). Ray ve Thomas’ın arası açılıyor. Buradan sonrasını merak edenler ikinci oyunu oynasınlar, daha fazla anlatmayayım.

Birinci oyun ise ikincinin bittiği yerden devam ediyor hikayeye. Billy Candle adındaki bir çocuğun işlediği bir cinayet ve küçük kardeşi William’ın izinden gidip bir papaz olan Ray’in bu “günahkâr” çocuğu cezalandırmak için amansız bir şekilde kovalaması anlatılıyor. İki oyunda da ortak olan şey Meksika’daki Juarez bölgesinde yeri tam olarak bilinmeyen, lanetli Aztek altınları (ya da hazinesi).

İki oyunun hikayeleri ana hatlarıyla bu şekilde. Biraz da oyunların yapısından bahsedelim. İki oyunda oyun boyunca iki farklı karakteri oynuyoruz. Yani birinci oyunda bir bölümde Billy olup kaçarken diğerinde Ray olup kovalıyoruz. İkincisinde ise bölümlerin başında Thomas’ı mı yoksa Ray’i mi oynamak istediğimiz soruluyor, yani seçebiliyoruz. Ama hikayenin akışına göre bazı bölümlerde belli birini illa ki seçmek zorunda kalabiliyoruz.

İlk oyundaki ve ikincisindeki Ray, özellikleri olarak neredeyse aynı. Çok az zıplayabiliyor, yüksek yerlere çıkamıyor, göğsündeki zırhı sayesinde aldığı bazı hasarları azaltabiliyor, patlayıcı silahlar kullanabiliyor. Birinci oyundaki Billy ve ikincisindeki Thomas da neredeyse aynı özelliklere sahip: ok kullanabiliyorlar (o kadar tabancanın arasında oku ne yapayım demeyin, çok işe yarıyor), Ray’in aksine yüksek yerlere çıkabiliyorlar (ikinci oyunda Ray’in bazı yerlere çıkmasına Thomas yardım ediyor :) ), daha fazla zıplıyorlar ve son olarak kement kullanabiliyorlar. Yani özetle Ray biraz cengaverimsi bir karakter, düşmanların arasına direkt dalabiliyor. Tom ve Bill ise düşmanla arasındaki mesafeyi koruyan ve akrobatik özellikleri olan arkadaşlar.

Biraz da konsantrasyon modundan (concentration mode) bahsedelim. Kısaca CM diyeceğimiz bu mod birinci oyunda sadece Ray’e has, ikincisinde ise iki kardeşin de kullanabildiği bir özellik. Belli bir süre bekleyerek (1. oyun) veya belli bir miktar adam öldürerek (2. oyun) aktif etiğiniz CM’den çok etkili sonuçlar alabiliyorsunuz. Birinci oyunda Ray, CM durumuna girince oyun yavaşlıyor ve iki elinizde birer silah, ekranda iki kenarında birbirine doğru yaklaşan iki ayrı hedef noktası, soldaki silah farenin sol tuşunun, sağdaki sağ tuşunun emrinde, iki hedef noktası birleşene kadar tozu dumana katıyorsunuz.

Bence birinci oyundaki CM, ikincidekilerden çok daha güzel. İkinci oyunda iki kardeşin de CM’leri birinden farklı. Ray CM durumuna girdiğinde oyun yavaşlıyor ve fareyi ekranda gezdirerek belli noktaları otomatik olarak işaretliyorsunuz. CM süresi bittiğinde Ray bir anda işaretlediğiniz adamların hepsine ateş ediyor. Thomas’ınki ise biraz daha farklı, oyun yavaşlıyor (illâ ki :) ), bir adama kilitleniyorsunuz, fareyi geriye çekerek ateş ediyorsunuz, adamı öldürdükten sonra otomatik olarak bir diğerine geçiyorsunuz ve bu durum CM süresi bitene kadar devam ediyor.

Biraz da oktan bahsetmek istiyorum. Yukarıda da değindiğimiz gibi ok iki oyunda da gerçekten çok etkili bir silah. Ancak nedendir bilinmez birinci oyunda gayet mantıklı, hafif de zor olan okun kullanımı ikinci oyunda son derece basit ve saçma bir hale gelmiş. Olimpiyat oyunlarında okçuluk müsabakalarını izlediyseniz hatırlarsınız, TV’de ekran ikiye bölünür. Bir tarafta okçunun yayı ve yüzü görünür diğerinde hedef gösterilir. Okçu yayı gevşetince ok kaybolur, bir saniye sonra “tıp” diye hedefe saplanır, biz de zannederiz ki bu ok tabanca gibi yere paralel tutuluyor ve dümdüz hedefe gidiyor! Halbuki hiç de öyle değildir aslında. Bir keresinde okçunun arkasından gösteren bir açıdan bir atış izlemiştim. Okçu oku havaya doğru atıyor ve ok baya bir irtifa kazandıktan sonra düşmeye başlıyor ve hedefle buluşuyor. İlk gördüğüm zaman baya şaşırmıştım bu duruma. Ne kadar zor olduğunu o zaman anlamıştım.

İşte ilk oyunda eğer oku mesela 50-60 metre kadar bir mesafeden düşmanınızın göğsüne doğru atarsanız anca ayaklarını vurabiliyorsunuz. Yani uzaklığa göre eğimi de ayarlamalısınız. Ama bu o kadar da zor değil çünkü yayı gerdiğiniz zaman nişan almanın kolaylaşması için hedef çizgileri birleşiyor ve oyun yavaşlıyor. Kısacası ilk oyunda ok kullanmak gerçekten çok güzel bir deneyimdi. Ama ikinci oyunda olay -bence- çok kötü bir hale gelmiş. Attığınız oklar bazuka gibi dümdüz hedefe gidiyor, hem de zaman da hala yavaşlıyor atış yaparken! “Story Mode” oynarken iyi olduğunu düşünüyorsunuz bu durumun ama multiplayer oynarken ne kadar çok okçunun olduğunu görünce oyunu direkt siliyorsunuz tabi :)

Billy ve Thomas’a has bir diğer eşya de kement. Kement sayesinde bazı yerlere tutunup sallanabiliyor ve normalde zıplayarak geçemeyeceğiniz boşlukları geçebiliyorsunuz veya çok yüksek yerlere tırmanabiliyorsunuz. Ayrıca çok kullanışlı olmasa da yakın mesafeden düşmanlarınıza da vurabilirsiniz (Doom 3’de el feneriyle yaratıkların kafasına vurduğum anlar geldi şimdi aklıma ya da el havlusunu kıvırıp yatakhanede adam kovaladığımız günler :) ). İkinci oyunda ip kullanmak çok kolaylaşmış. İpi seçtiğiniz zaman tutunabileceğiniz yerler kırmızı oluyor. Birinci oyunda ağaç dallarında fareyi pixel pixel gezdiriyorduk bazen :)

İkinci oyunda yanlış hatırlamıyorsam iki yerde (üç de olabilir) hikayeye ara veriliyor ve iki kardeşten biriyle para kazanmak için salondan (“SALOON”dan :) ) görev alıp yollara düşebiliyorsunuz. Ben hikayenin devamını çok merak ettiğim için bu araları hemen geçtik. Oynayan arkadaşlar varsa yorumlarını bekleriz!

İkinci oyun yaklaşık 6 saatte çok rahat bitiriliyor. Zaten bu aralar dikkat ettiyseniz oyun süresinin kısalması, saklanarak can doldurma vs. gibi durumlar FPS oyunlar arasında çok moda (bkz. Call of Duty 4 ve 5).

Evet geldik bir yazımızın daha sonuna. Bu yazıda sizle Call of Juarez serisiyle ilgili düşüncelerimi paylaşmaya çalıştım. Bir başka yazıda görüşmek üzere..

call-of-juarez

Street Fighter 4

8 Ağustos, 2009 yazan: snowy73

street-fighter-4-ryu-ken-artwork

Bu aralar keyifle oynadığım bir başka oyun da SF4. Bir insan nasıl sadece PES oynamak için PS3 alabiliyorsa, aynen onun gibi bir insan sadece SF4 oynamak için arcade kol alabilir bilgisayarına veya konsoluna. Arcade koldan kastım bir tane analog kolu altı tane de tuşu olan, klasik jetonlu atarilerdeki kol sistemidir. Klavyenin aciz kaldığı bazı hareketlerde bu aletleri kullanmak şart.

Ama yine de sadece klavyeyle bile bu oyunu oynayabilir, çok büyük keyif alabilirsiniz. Mesela klasik karakterler olan Ryu veya Ken’in tüm hareketlerini klavyeyle yapabilirsiniz. Ben de tercihimi Ken’den yana kullandım ve Ken’i neredeyse hatmettim diyebilirim :)

Aslında serinin eski oyunlarında ben Ryu’cu tayfadaydım :) Ama yeni gelen süper ve ultra kombo sistemiyle eski düzen altüst oldu tabi. Bu sisteme göre yaptığınız normal ataklar/kombolar süper barınızı, rakipten yediğiniz darbeler ise ultra barınızı dolduruyor. Her karakterin en az bir süper, bir de ultra kombosu var. En az bir diyorum çünkü bazılarında iki tane var. Ve işin püf noktası da şu: Aynı karakterin ultra kombosu, süper kombosundan daha fazla can götürüyor. Yani şöyle bir sonuç çıkıyor bundan: Dayak yedikçe karşı tarafa hasar verme potansiyeliniz artıyor! Bu sistem oyuna mükemmel bir denge getirmiş.

Ancak ultra ve süper kombolar kaçınılmaz değiller. Yani eğer uygun zamanı kollamazsanız rakibiniz ultranızdan veya süperinizden çok kolay kaçabilir ve sizi gafil avlayabilir. İşte Ryu’dan Ken’e geçmeme sebep olan durum da bu oldu. Ryu’nun ultrası “Metsu Hadouken” normal bir hadouken gibi (“aduket” derdik küçükken :) ) sadece daha fazla can götürüyor o kadar. Yani size gelene kadar üstünden atlayıp savunmasız kalan Ryu’yu sizin ultranızla duman edebilirsiniz. Ama Ken’in ultrası “Shinryuken” ise tıpkı normal bir shoryuken gibi görünse de yakın mesafede rakibi fena çapıyor. Hasar oranı Metsu Hadouken’e göre daha fazla ve tutma oranı –yakın saldırı olduğu için- Metsu Hadouken’e kıyasla daha yüksek.

Ryu’dan Ken’e geçme sebeplerimden bir diğeri de “Tatsumaki Seppuuken” (bu harekete de küçükken “dep-dep-duuken” derdik :) ) hareketinin EX versiyonlarından bulunan farklılaşma. Ryu bu hareketi yakın mesafede yapıyor ve hareket tamamlandıktan sonra rakip yere düşüyor. Rakibin uçup düşmesi ilk bakışta her ne kadar güzel görünse de işin aslı öyle değil bence. Çünkü eğer Ken’de olduğu gibi uzak mesafeden yapılabilseydi ve rakip düşmeseydi, rakip hala ayaktayken bir başka komboya, hatta belki ultraya geçip rakibi duman edebilirdik.

İşte bunun gibi küçük ama önemli farklar yüzünden Ryu’ya elveda demek zorunda kaldım diyebilirim. Yok, arada yine seçip oynuyorum ama Ken kadar değil tabi :) Eğer arcade kol olsa büyük ihtimalle Cammy veya Seth’le oynardım ama öyle bir imkan henüz olmadığı için Ken’e devam.

Bahsetmek istediğim bir diğer yenilik ise “focus attack”. Bu hareketi tüm karakterler kendilerine özgü bir animasyonla yapıyorlar ama oyuncunun yaptığı tuş dizilimi ise hep aynı: MP+MK. Bu iki tuşa aynı anda bastığınızda karakteriniz belli bir süre bekliyor ve bekleyebildiğiniz süre arttıkça sonuç daha da güzelleşiyor. Benim anladığım kadarıyla en fazla 3 saniye bekleyip bu hareketi sonlandırıyorsunuz (yani 3 sn. sonra hareket kendi kendine çıkıyor) ve geçen her saniye de hareket bir kademe atlıyor. Yani ilk saniyeyi tamamlamadan tuşları bırakırsanız normal bir tekme ya da yumruk atmış gibi  oluyorsunuz. “Neden bırakayım ki?” demeyin, 1 saniye(cik) bile rakibinizin bir komboya başlayıp sizi duman etmesine yetebiliyor.

Eğer ilk saniyeyi tamamlayabilirseniz karakteriniz “focus attack” yaparken aldığı ilk darbeyi emiyor ve hasar oluşmuyor. İşte bu olduğu anda benim tavsiyem tuşları hemen bırakmanız. Çünkü ilk darbeden sonra gelecek ikinci bir saldırı tüm emeğinizi mahvediyor. Karakteriniz ikinci darbeyi aldığında “focus attack” bozuluyor çünkü. Eğer darbe almadığınız halde yine de bırakırsanız, rakibiniz saldırınızı korunma yaparak savuşturabiliyor. Ama korunamazsa sanki 3 saniye dayanmış gibi etki edebiliyor saldırınız. Saldırının etkisinden aşağıda bahsedeceğiz.

Eğer ikinci saniyeden sağ çıkabilmiş ve üçüncü saniyeye girebilmişseniz ve de rakibiniz de yakınınızdaysa işlem tamam demektir. “Focus attack” “unblockable” (bkz. Tekken serisi) oluyor ve rakibinizin geriye kaçma haricinde hiçbir kurtulma şansı kalmıyor. Eğer saldırınız rakibe denk gelirse rakibiniz dizlerinin üstüne çöküyor ve 1-2 saniye kadar hareketsiz kalıyor. Bu süre içinde ne yaptınız yaptınız, yoksa rakibiniz yere düşer ve emekleriniz boşa gider. Rakibi yere düşürmemek konusuna yukarıda değinmiştik zaten. Hareketsiz kalan rakibinize istediğinizi yapabilirsiniz artık :) Benim Ken’le tercih ettiğim hareketler:
1) LP – Hadouken – Süper veya Ultra
2)HP – Shoryuken
3)Tatsumaki seppuuken – back throw

Bu kadar anlattım, canım çekti ya. Hadi bakalım, ben SF4’e siz de diğer yazılara devam :) Bir başka yazıda görüşmek üzere..

Detective Conan

8 Ağustos, 2009 yazan: snowy73

conan_manga_cover

Death Note’dan sonra şu ana kadar bulabildiğim tek adam gibi polisiye manga Detective Conan oldu. Death Note’un yanına bile yaklaşamasa da (biraz sübjektif bir yazı olacak gibi :) ) yine de çok keyifli bir seri Detective Conan.

Hikayemizdeki ana karakter, bir lise öğrencisi ve aynı zamanda çok yetenekli bir dedektif olan Kudou Shinichi. Shinichi’nin kız arkadaşı olan Mouri Ran ise çok iyi karatecidir, hatta okulun karate takımının kaptanıdır. Ran’ın babası ise bir başka dedektiftir ama Shinichi’nin saygınlığı ve yeteneği yüzünden ofisinde sinek avlamakla meşguldür. Bir gün Shinichi büyük bir örgütün işine burnunu sokar ve örgüt tarafından zehirlenir. Shinichi zehrin etkisiyle küçülür ve bir ilkokul öğrencisi kadar olur. Shinichi’nin Amerika’da yaşayan dedektif öyküsü yazarı babası ve aktris annesi hariç -bilinen- tek yakını olan Profesör Agasa, Shinichi’ye yardımcı olur ve onu Ran ve babasına emanet eder. Örgütün Shinichi’nin hala hayatta olduğunu öğrenememesi için Shinichi ismini Edogawa Conan olarak değiştirir ve gerçekte kim olduğunu Ran’dan bile gizler. Shinichi’nin ortadan kaybolmasıyla Ran’ın babasının işleri açılır ve o da çok ünlü bir dedektif olur. Ancak onun aldığı davaları her seferinde çözen ve –küçük bir çocuğa kimse inanmayacağı için- çözümü onu bayıltıp onun ağzından anlatan kişi aslında Shinichi’nin ta kendisidir.

Aslında biz ortaokula giderken -20 yaşındayım şu an ben- ShowTV’de Slam Dunk isimli basketbol animesiyle arka arkaya yayınlanırdı Detective Conan. Hatta o zamanlar izlediğim bir bölümü manganın 11. cildinde buldum geçenlerde. Ancak kime sorduysam bir türlü hatırlayamadı o zamanlar animenin yayınlandığını. Ama elemanın resmini görenler genelde “bir yerlerden” hatırlıyor :)

Manga’yı okurken dikkatimi çeken bazı noktaları paylaşmak istiyorum sizinle. Özellikle ilk ciltlerde aklımın bir türlü almadığı bir durum oluyordu hep. Yıl olmuş 2004, yer Japonya, ama neredeyse kimsede cep telefonu yok! Mesela bir olay oluyor (bu olay 3-4 kere oluyor, örnek olarak birini anlatıyorum) villa gibi bir evde bizimkiler mahsur kalıyor. Katil telefon hatlarını da kesmiş oluyor. Okur diyor ki “Tamam, şimdi polisi arayacaklar cepten, sorun kalmayacak”. Ama bir sayfa oluyor, iki sayfa oluyor, on sayfa oluyor, bir Allah’ın kulu cebini çıkarıp da panik ortamını rahatlatacak aramayı yapmıyor. Çünkü kimsede cep telefonu yok! İlk başlarda bu durumu çok yadırgamıştım. Hatta bir ara mangayı bırakacak oldum (baya sübjektif bir yazı oldu :) ), ama sonraları bir şekilde alıştım bu duruma..

Her dedektifin/ajanın ihtiyacı olan bir profesör vardır :) Hani sürekli yeni bir şeyler icat eder (“Evet Bond, bu kalem aynı zamanda bir bazuka!” gibi). Detective Conan’da bu karakterin adı Profesör Agasa. Conan’ın Japonya’daki tek yakını ve her eve lazım tombik bir amcamız kendisi. Bu aralar 12. cildi okuyorum ve şu ana kadar Conan’ın kullandığı icat-ekipmanlar şu şekilde:

1) Spor ayakkabıları: Shinichi, Conan’a dönüşmeden önce harika bir futbol oyuncusudur. Hatta ilk bölümlerin birinde kaçan bir suçluyu, önündeki Dünya maketine şut çekip adamın kafasıyla buluşturarak durduruyor. Ancak ufalan Shinichi şut gücünü de yitiriyor haliyle. Çözüm Agasa’nın ürettiği bu ayakkabılar oluyor. Conan ayakkabıdaki bir tuş vasıtasıyla vuruş gücünü ayarlayabiliyor.

2) Gözlüğü : Conan’ın radar gibi kullanabildiği bir gözlüğü ve bu gözlük için tasarlanmış vericileri var. Ama ne zaman bunları kullansa ya verici yanlış bir hedefe yapışıyor ya da gözlüğün şarjı bitiyor :)

3) “Detective Boys” rozeti: Shinichi artık bir ilkokul öğrencisi kadar olduğu için -tekrar- ilkokula gitmek zorunda kalıyor ve yeni arkadaşlar ediniyor. Bu arkadaşlarından üç tanesiyle arası baya iyi. Conan, Agasa’ya bu gurup için özel rozetler yaptırıyor. Rozet yan yana yazılmış “DB” harflerine benziyor ve telsiz özelliği var. Yani grup üyeleri bu rozet vasıtasıyla birbirleriyle “iletişebiliyor” :)

4) Kaykayı: Conan’ın güneş enerjisiyle çalışan bir motorlu kaykayı var. Takip görevlerinde baya işe yarıyor. Ancak yeşil enerji geceleri kullanılamıyor tabi güneş ışığı olmadığı için.

5) Saati: Conan’ın en çok kullandığı icat. Bayıltıcı iğneler atıyor. Saatin camı Conan’ın iyi nişan alabilmesi için açılabiliyor. Bu saat sayesinde Conan, herhangi bir olayı çözdüğünde çevredeki bir yetişkini (genelde Ran’ın babasını) bayıltıyor.

6) Papyonu: Conan’ın sesini değiştirmesini sağlıyor. Conan, saatiyle bayılttığı kişinin sesini papyondan seçiyor ve onun ağzından konuşuyor(muş gibi yapıyor). 5. ve 6. maddedeki bunca zahmet Conan çok küçük olduğu için. Yaşından dolayı kimse ona inanmıyor. O da  bir yetişkini bayıltıp, çözümü onun ağzından anlatıyor.

Birini bayıltmanın de kendine göre riskleri var tabi. Mesela bir bölümde baygın haldeki Ran’ın babası savunmasız olduğu için, as kalsın suçluya kelleyi kaptırıyordu, Buda korudu :) Ya da baygın halde oturma pozunda bir müddet durup yavaş yavaş oturduğu yerden kayanlar oldu :) Bu ve bunun gibi bazı karelerde insan bir anda kahkahalar boğulabiliyor gerçekten :D

Bir de şunu söylemeliyim ki çoğu olayda, Conan’ın olay çözülene kadar elde ettiği bulgular okurla adam gibi paylaşılmıyor. Okur bunları ancak olayın çözümünü okurken görebiliyor. Her olayda böyle olmuyor ama çoğunda durum böyle. Yazarlar sanki öyle bir ayarlamışlar ki, olayı Conan’dan önce sizin çözmenize olanak tanımamışlar. Kıskançlık kokan hareketler bunlar :) Ama tüm bulguların paylaşıldığı olayları okurken kendinizce bulduğunuz çözümün doğru çıkması, sizi pipo içmeye başlatacak kadar etkili olabiliyor :) Öhhö öhhö, bırakıcam bu mereti valla ya..

Baya uzattık, toparlayalım: Özetle Detective Conan çok keyifli bir manga serisi. Polisiye dedektif hikayelerinden hoşlanan arkadaşlar kesinlikle kaçırmasın. Ben de 12. ciltten devam edeyim bari, başka bir yazıda görüşmek üzere..

Broken Sword 3 – The Sleeping Dragon

8 Ağustos, 2009 yazan: snowy73

broken-sword-the-sleeping-dragon

Macera oyunları –hele hele günümüzde- çoğu kişiye çok da çekici gelmiyor olabilir. “Hele hele günümüzde” diyorum çünkü, bu tür oyunların “hastaları” da katılacaktır ki, eskiden olduğu gibi güzel macera oyunu yapılmıyor bu aralar. Yakın zamanda çıkanlardan aklıma gelen güzel bir örnek Jack Keane mesela ama başka da pek bir şey yok. Nerde eskinin “Monkey Island” serisi diye bir başlasak yazının başlığından iyice koparız herhalde :)

“Hele hele günümüzde” dememin bir başka sebebi de günümüz piyasasının daha çok grafik ağırlıklı oyunlara doğru kayması olabilir mi acaba? Yani bir düşünelim: Elimizde süper bir fizik/grafik motoru olsun. Siz bu motorla aksiyon/fps tarzı bir oyun mu yaparsınız yoksa bir macera oyunu mu? Macera’yı seçmek çok akıl kârı gibi durmuyor çünkü macera oyununu –sadece ekranda görünenler olarak söylüyorum, kurgusunu ayrı yutuyorum- havada karada her türlü yaparsınız. Bu yüzden eldekini daha iyi kullanmak için aksiyon/fps tarzı oyunlara yönelirsiniz. Bu sefer de macerayı unutursunuz tabi haliyle.

Hem macera oyunu sadece görüntüyle bitmez yukarıda da değindiğimiz gibi, kurgu denen bir faktör vardır. Güzel bir macera oyununun hikayesi, karakterleri, envantere alınan eşyaları, bulmacaları, diyalogları.. bunların hepsi tam bir muammadır. Bunlardan biri eksik olsun, sıradan bir macera oyunu olur oyununuz. Hepsi bir oldu mu da tadından yenmez :) İşte bu yazıda anlatacağımız oyun olan Broken Sword – The Sleeping Dragon da tam böyle bir oyun.

Broken Sword serisinin ilk 3 boyutlu oyunu olan oyun aynı zamanda da serinin 3. oyunu :) İlk iki oyunda geçen “Tapınak Şövalyeleri” ve “Geomantik Enerji” kavramları aynen bu oyunda da devam ediyor hayatımızda bir yer etmeye.

Oyunla ilgili detaylı bilgiyi zaten birçok oyun inceleme sitesinde rahatça bulabilirsiniz. Ben burada daha çok benim dikkatimi çeken bazı noktalara değineceğim.

Öncelikle ilk iki oyunda 2D haliyle gördüğünüz mekanları 3D haliyle görmek gerçekten çok değişik bir şey. 2D perspektifte görüp de acaba buralar gerçek dünyada olsa neye benzerdi diye düşündüğünüz mekanları oyunun tasarımcısının gözünden 3D haliyle görünce ve daha önce tahmin ettiğiniz gibi olan yerleri gezerken haklı olduğunuzu anlayınca baya bir gururlanıyor insan :)

Yalnız oyunu oynarken şunu fark edeceksiniz: oyunda çok fazla kutu bulmacası var ve bir yerden sonra yavaş yavaş kabak tadı vermeye başlıyor bu durum. Kutu bulmacasından kastım “Sokoban” denen oyundaki gibi kutuları itip çekerek belli yerlere getirmek. Bu tip bulmacalardan çok fazla var haberiniz olsun.

Sam & Max serisindeki kadar olmasa da bu oyunda da bazı diyaloglar sizi gülmekten yerlere yatırabiliyor. Nico’da çok fazla bir şey yok ama George bu işi gerçekten çok iyi biliyor :)

Değinmeden geçemeyeceğim bir başka konu da şu: oyun gayet mantıklı bir şekilde gelişiyor. “Ne demek şimdi bu?” diyebilirsiniz, izah edeyim: Mesela gerçek hayatta bir vidayı yanımızda tornavida yoksa neyle çıkarırız? Bıçakla veya parayla değil mi? Oyunda bir yerde aynen böyle bir durum oluyor ve vidayı elimizdeki gümüş paralarla açıyoruz. Oyunda buna benzer tonla örnek var, emin olun.

Oyunda canınızı sıkacak bir başka durum büyük ihtimalle bazı bölümlerde etrafta gezen nöbetçilerin sizi görür görmez tek kurşunda indirmesi olacak. En ufak bir hatanızı bile affetmiyor bu adamlar ama merak etmeyin hiçbir Broken Sword oyununda “GAME OVER” yazısını göremezsiniz. Vurulduğunuz yerin az gerisinden tekrar doğuyorsunuz.

Uzun lafın kısası adventure kıtlığı yaşadığımız şu günlerde eskiyi yâd etmek gerçekten çok eğlenceli oluyor. Yaz tatilinde işi olmayan arkadaşlara benden tavsiye..

Eski Bilgisayar Huzurevi Projesi

20 Haziran, 2009 yazan: snowy73

Merhaba,

Eve yeni bilgisayar alındığında ne kadar seviniriz değil mi? Hemen açar masaüstünde sağa sola tıklarız, gerekli programları iştahla kurarız ve en önemlisi eski bilgisayarla oynayamadığımız ama ilerde daha iyi bir bilgisayar alındığında oynamak umuduyla kurulumlarını bir kenara kopyaladığımız oyunları kurar, grafikleri köklemeye çalışırız.

Ama bir gerçek de var ki yeni bilgisayarımız ne kadar süper olursa olsun o eski bilgisayar bir türlü çıkmaz hayatımızdan. Bir kere kesinlikle atılamaz çünkü atmaya kıyılmaz. Ancak siz evde bir süre yokken anneniz elden çıkarabilirse gider. Ama böyle bir şeyin olmasına müsaade etmez de onu evde tutabilirseniz bir sürü bahane uydurabilirsiniz onun hala evde kalması için. “Ben onunla eski oyunları oynayacağım”, “Ne formatı ya! Ben onda resimlerimin, belgelerimin yedeklerini tutacağım” ya da “Ona mp3lerimi atacağım, evde radyo vazifesi görecek” şeklinde örnekler verebiliriz bu duruma.

Yani atsanız atılmaz (üzerinizde çok emeği vardır), satsanız satılmaz (piyasa değeri son derece düşüktür). Evin bir köşesinde durur öylece. Hatta bazı anneler dayanamaz dantel filan koyarlar üstüne :) (Bu dantel olayı da kesinlikle apayrı bir araştırma konusu, ilerde değineceğiz…) Ama zaman geçtikçe fark edersiniz ki çok da kullanmazsınız onu, hatta neredeyse yüzüne bile bakılmaz bir müddet sonra. Ama atalım deseler hemen kıymete biner. İşte bu kısır döngüden kurtulmanın bir yolu acaba diye düşündüm ve biraz komik biraz da düşünülmesi gereken bir çözüm olan “Eski Bilgisayar Huzurevi Projesi”ne kanat getirim. Tanıtımı da şöyle bakın:

“Eski bilgisayarınızı onlara özel bu huzurevine getirin, bakımını-görümünü görevliler üstlensin, bilgisayarınız son demlerini huzur içinde virüssüz, spywaresiz geçirsin. Eğer özlerseniz istediğiniz zaman onu ziyaret edebilirsiniz. İsterseniz siz parasını ödeyin biz onu upgrade edelim (yeni RAM, ekran kartı vs. takalım), vefa borcunuzu ödeyin, vicdanınız rahat etsin. Güler yüzlü personelimiz 7/24 sizin ve eski bilgisayarınızın hizmetinde.” :)

Fire Eblem: The Sacred Stones

13 Haziran, 2009 yazan: snowy73

Merhaba,

Yakın zamanda oynadığım (ve mümkün mertebe bitirdiğim) oyunları sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. Ama bu sefer bir değişiklik yapacağım ve çoook eski bir oyundan bahsedeceğim. Evet, bu yazımızın konusu: “Fire Emblem: The Sacred Stones”

Lise 1-2 gibi ZenX’in (bloguna en üstte sağdaki linklerden ulaşabilirsiniz) vesilesiyle  tanıştığım bu oyun aslında bir GBA (Gameboy Advance) oyunu. Ama bizde böyle bir “alet” olmadığından, emulatör kullanarak bilgisayarda oynuyorum tabii ki. Bunu yapmak için,yani bu oyunu bilgisayarda oynamak için, iki adet dosyaya ihtiyacımız var. Bunlardan birisi “ROM”, diğeri ise “emulatör program”. ROM dediğimiz dosya, gameboy kasetlerindeki verinin bilgisayara aktarılmış halidir. Emulatör program ise gameboy sisteminin bilgisayarda sanal bir şekilde çalıştırılmasını sağlayan programdır. Nasıl bir oyunu gerçek bir gameboyla oynamak için o oyunun kasetini satın alıyorsak, bilgisayarda oynamak için de o  oyunun ROM’unu indiriyoruz ve emulatörle açıyoruz.

Normalde 240×160 çözünürlükle hazırlanmış oyunları 1280×800 gibi devasa çözünürlükleri destekleyen  bir ekranda oynamak kimilerine çok saçma gelebilir. Ama bir oyunda grafiğin amaç değil sadece araç olduğunu fark edenler için böyle bir sıkıntı olacağını pek sanmıyorum. Günümüzde “süper grafikli” ruhsuz oyunların piyasayı işgal etmesi, oyuncuları da etkiliyor ve oyundan alınan keyif yerine bilgisayara harcanan paranın hakkının verilmesi göz önünde bulunduruluyor. Bu tür oyunculara bir şey deme hakkımız yok tabii ki, herkesin kendi fikri kendini ilgilendirir, her fikre saygımız sonsuz. Ama ben “rezil” grafiklerle Metal Gear Solid veya Final Fantasy oynayıp bitiren ve sonunda iki damla gözyaşı bile döken insanlar tanıdım, bunu da söylemeden edemeyeceğim.

Oyunumuza dönelim: Fire Emblem: The Sacred Stones (FESC diyelim kısaca) aslında Fire Emblem  serisinin ilk oyunu değil. Hatta Fire Emblem serisi ilk başta Gameboy Advance (GBA) için değil, Nintendo Dreamcube için hazırlanmıştı. Ama zaman içinde GBA’nın yaygınlaşması üzerine bu platform için de uyarlandı. Ama benim gördüğüm kadarıyla FESC, serinin en çok puan toplayan oyunu ve de en eğlencelisi diyebilirim. Gerçi Nintendo Wii’ye de bir uyarlama yapılacak olması lazım şu aralar,bakalım o nasıl bir şey olacak.

Oyunumuzun konusu, işgal altındaki bir imparatorluğun işgalcilerden önce kendini, daha sonra da tüm dünyayı kurtarması gibi bir şey (çok klişe bir konu, evet). Oyunumuz fantastik bir dünyada geçiyor. Pegasus ve ejderha sürücüleri, kahramanlar, kılıçlar, baltalar, mızraklar, oklar ve büyüler.. oyunumuzun evrenini tarif etmek için gerekli ve yeterli olan kelimeler.

Gerçek zamanlı strateji (RTS) oyunlarının ortalığı kasıp kavurduğu günümüzde benim gibi dinozorları tekrar eskilere götüren bu sıra tabanlı strateji (TBS) oyununun içinde RPG öğeleri de çok güzel bir şekilde harmanlanmış (“RPG in TBS out” konusuyla ilgili bkz: LEVEL Dergisi, Sayı 149, Sayfa 68). “Sıra tabanlı strateji de ne ola ki acep?” diyenler için kısa bir tarif yapalım: Sıra tabanlı strateji oyunlarında oyuncular ellerindeki ünitelere sırayla komutlar verirler. Bir oyuncu tüm ünitelerine istediği komutları verdikten sonra elini bitirir ve sıra diğer oyuncuya geçer. Tıpkı Worms gibi yani!

Sıra tabanlı oyunların en güzel yanlarından biri ise “hot-seat” olayıdır. Bu özellik sayesinde oyuncular tek bir bilgisayarın etrafında toplanır ve sırası gelen oyuncu sırası biten ve hala bilgisayarın başında duran oyuncuyu ittirmek suretiyle yere düşürür ve koltuğu ondan alır :) Şaka bir yana bilgisayar fiyatlarının yüksek olduğu, bilgisayarın lüks bir şey olduğu eski zamanlarda multiplayer oyun oynamak için gayet ucuz bir yöntemdi bu özellik.

“RPG öğeleri”ni biraz açalım: Bu tabir karakter geliştirme ve eşya özelliklerini kapsar. Yani tecrübe puanı kazandıkça kazanılan puanlar karakterin bazı özelliklerine harcanır ve karakterin güçlenmesi sağlanır. Ayrıca keşfedilen veya diğer eşyalar kullanılarak oluşturulan eşyalar da karakterin bazı özelliklerini destekler.

Oyunumuz bir strateji oyunu olduğundan bazı karakterlerin/silahların/büyülerin diğerlerine üstünlükleri söz konusu. Mesela oyundaki yakın saldırı silahları olan balta, kılıç ve mızrak arasında [kılıç > balta], [balta > mızrak] ve [mızrak > kılıç] ilişkisi bulunuyor.  Yani envanterinde hem balta hem de kılıç bulunan bir karakterinizi mızraklı bir düşmana saldırtacaksanız, balta kullanmak sizin avantajınıza olurken, kılıç kullanırsanız öteki tarafı boylayabiliyorsunuz.

Oyunda çok amaçlı silahlar da var. Mesela “javelin” türü bir mızrak yakın saldırıda normal mızrak görevi görürken, uzak mesafeli saldırılar için de, “atmak” suretiyle, kullanılabiliyor. Yine “hand-axe” isimli atılabilen türden baltayı bir başka örnek olarak verebiliriz.

Büyüler ise dark,light ve anima olarak sınıflandırılmış ve bunlar arasında da bir üstünlük ilişkisi söz konusu. Büyüler yeri geldiğinde son derece kullanışlı olabiliyor! Ama büyücü karakterlerin genelde bir üflemelik  canı olması, onların çok iyi bir şekilde korunmalarını gerektiriyor.

Oyunda ilk başta 2-3 karakterlik bir partiniz var ve ilerleyen zamanlarda bu sayı giderek artıyor. Hatta bir müddet sonra savaşa başlarken karakterlerinizi savaş alanına dizdiğiniz aşamada dizebileceğinizden daha fazla karakterinizin olduğunu fark ediyor ve bazılarıyla o bölümlük vedalaşıyorsunuz. Ama merak etmeyin, ilerleyen savaşlarda onları tekrar kullanabilirsiniz.

Bir savaşta ölen bir karakter maalesef gerçekten ölüyor(!) ve bu karakteri bir daha kullanamıyorsunuz. Bu yüzden şunu belirtmeliyim ki, “hero” sınıfı karakterlerinizi, başta çok güçsüz oldukları için, baya iyi kollamalı ve mümkün olduğunca geliştirmelisiniz. Aksi taktirde oyunun sonunu getiremezsiniz. Bu yüzden zaten güçlü olan ama “hero” olmayan (mesela “paladin” olan) karakterlerinizle tüm düşmanları hızlı bir şekilde halletmekten çok, herolarınıza da savaşma şansı verin ve onları eğitin.

Sıra tabanlı oyunları çizgisellikten ve sadece matematiksel olmaktan kurtaran ve olaya biraz rastgelelik katan güzel özelliklerden biri de “kritik vuruş”lardır ve bu oyunumuzda da var bu özellik. Kısaca tarif etmek gerekirse kritik vuruş, bir karakterin saldırı esnasında rakibine “%X şansla normal vuruşunun N katını vurması”dır. Oyunumuzda X sayısı, karakterimizin şans, çeviklik ve güç özellikleriyle, N sayısı ise karakterin elindeki silah türüyle olan becerisiyle(örn: Sword Skill B) ve rakibin bazı özellikleriyle orantılıdır. Kritik vuruşlar özel bir animasyonla gerçekleşir.  Mesela “paladin” sınıfı bir karakter, kritik vuracağı vakit atını şaha kaldırır, dört nala düşmanına doğru sürer ve vuruşu gerçekleştirir.

Oyunda karakterlerin kullandıkları silahların bir “kullanılma miktarı” var ve eğer bu sayı, silah kullanıla kullanıla  sıfıra ulaşırsa silah “kırılıyor”, yani kullanılmaz hale geliyor. Bu yüzden eğer bir bölümde silah satan dükkanlardan birine denk gelirseniz, ileriki bölüm için yatırım yapın ve silah miktarınız az gibiyse yeni silahlar alın. Bir sonraki bölümde böyle bir dükkanın bulunmayabileceğini akılınızdan çıkarmayın.

FESC, kendine benzeyen oyunlar gibi (örn: Advance Wars) karakterleri sadece savaşan ve ölen “şeyler” gibi göstermiyor oyuncuya. Her karakterin bir ismi ve bazı eşsiz özellikleri bulunuyor ve böylece oyuncu karakterlere bağlanıyor. Bir savaşta “unit cap” sınırına dayanıp da bir karakteri savaşa dahil edemezseniz ya da karakter savaşta ölürse içiniz buruluyor.

Karakterlerin kendi aralarında ilişkileri de söz konusu. Mesela bazı karakterler eğer komşu karelerde bulunuyorlarsa daha iyi savaşabiliyorlar. Veya sizin emrinizdeki bazı karakterler, bazı düşman karakterlerle konuşup onları sizin saflarınıza çekebiliyorlar. Eğer böyle bir durum söz konusuysa oyun size ipucu veriyor, mesela “Neimi ve Colt eskiden arkadaştılar” diye bir VTR geçiyor :) Ya da Neimi durup dururken “Aaa! Bu Colt değil mi ya?” diye sesli düşünüyor :)

Pokémon izleyenler bilirler, bazı pokémonlar bazı taşlarla erken evrim geçirebiliyordu. Buna benzer bir durum FESC’de de var. Bazı karakterler belli bir seviyeye ulaştıkları zaman otomatikman başka bir sınıfa dönüşürken, bazı karakterler ise böyle bir durumda elinizde belli bir eşyanın (“crest”) bulunması halinde normalde geçeceğinden farklı bir sınıfa da geçebiliyor. Mesela yanlış hatırlamıyorsam eğer elinizde “Knight’s Crest” varsa, “Level 10” olmuş bir “Cavalier” karakterinizi isteseniz “Knight”, isterseniz “Paladin” yapabiliyorsunuz. Knight’ların savunma, Paladin’lerin ise saldırı ağırlıklı sınıflar olduğunu da belirtelim yeri gelmişken.

Oldukça uzun bir yazı oldu, evet. Özetle Fire Emblem: The Sacred Stones bence her strateji severin kesinlikle bir şans vermesi gereken bir oyun. Grafiklere takılmadan, oyunun ruhunu hissederek oynanırsa çok büyük keyif alınabilir diye düşünüyorum.

url

Full Metal Alchemist

2 Haziran, 2009 yazan: snowy73

Fullmetal_Alchemist-2008

“Humankind cannot gain anything without first giving something in return. To obtain, something of equal value must be lost. That is alchemy’s first law of equivalent exchange. In those days, we really believed that to be the world’s one and only truth.” – Alphonse Elric

“The Philosopher’s Stone, those who possess it no longer bound by the laws of equivalent exchange in alchemy, can gain without sacrifice… create without equal exchange. We searched for it, and we found it.”- Edward Elric

Anime serüvenimiz devam ediyor! Bu yazıda “Full Metal Alchemist” isimli anime serisinden bahsedeceğiz. Hikayemiz kısaca şöyle: Edward ve Alphonse Elrick kardeşler simya ilmini öğrenmektedirler. Annelerinin ölümünden sonra aslında yasaklanmış bir iş olan insan oluşturma/değiştirme (human transmutation) işlemiyle annelerini geri getirmek isterlerken işler hesapladıkları gibi gitmez ve Al tüm bedenini, Ed ise sol bacağını işlem esnasında kaybeder. Ed son anda kardeşi Al’ın bedeninden ayrılmış olan ruhunu bir zırha bağlar ama bu da onun sağ kolunu kaybetmesine sebep olur. İki kardeş bu olaydan sonra içindeki tüm hatıralarla beraber evlerini ateşe verirler ve kaybettiklerini geri kazanmak adına simyayı daha iyi öğrenmek için uzun bir yolculuğa çıkarlar.. (Detaylar için Anime.gen.tr’de ilgili sayfaya buradan ulaşabilirsiniz)

Fazla söz söylemeye gerek yok, kesinlikle mükemmel bir seri! Kesinlikle tavsiye ediyorum. Toplam 51 bölümlük bu seriyi aman kaçırmayın, izleyin!

Not: Alchemy (simya) kelimesi al-khimia (yani el-kimya, arapça) kelimesinden geliyormuş. Acaba biz neden simya demişiz ki? İyi ki “mimya” filan dememişiz, “kimya-mimya aynı şey değil mi işte!” :)

Bleach

2 Haziran, 2009 yazan: snowy73

bleach-12007

Bu aralar hem Japonca çalışmak hem de eğlenmek amaçlı olarak anime izlemenin dibine burmuş durumdayım. İzlediğim animeleri sizinle de paylaşmak istiyorum. Benzer anime zevkleri olan arkadaşların yorumlarını da bekliyorum tabii ki.

Bu yazıda sizlere tanıtmak istediğim anime “Bleach” (hhoorrraaaayyy!!!). Dünya’nın her yerinde son derece geniş bir hayran kitlesine sahip olan, hatta masaüstü frp oyunu bile oynanan (bu seneki –yani 2009- İTİCON’da varmış mesela) bu animenin 02 Haziran 2009 Salı itibariyle 221 dizi bölümü, 3 adet sinema filmi, 358 bölüm ise manga’sı bulunuyor.

Hikaye genel olarak, Kurosaki Ichigo isimli lise öğrencisinin (ilk başlarda 15 yaşındaydı, şimdi eşşek kadar oldu!) kazara Kuchiki Rukia isimli shinigami’nin (ölüm meleğinin) güçlerini “çalması” sonucu onun bir “yedek shinigami” olması ve bu durum sonrasında başına bir ton iş açması şeklinde özetlenebilir. (Hakikaten, baya da özet bir açıklama oldu. Detaylı bilgi için Anime.gen.tr’nin ilgili sayfasına gitmek için burayı tıklayın.)

Bleach ile ilgili en güzel kaynaklardan biri ise BleachPortal.net tabii ki. Kesinlikle uğrayın.

Bleach’e başlarken shinigami kavramına yabancı değildim aslında. Daha önce Death Note’ta da bu kavramdan bahsedilmişti. Ama ikisi arasında dağlar kadar fark var. Bleach’te shinigamilerin zanpakutou isimli birer katanaları var (kılıç desem ölürüm!). Her zanpakutou kendisine has bazı özelliklere sahip. Ayrıca her zanpakutou shikai ve bankai denen ilk ve son açılımlarla daha da güçlü hale gelebiliyor.

Bleach’le alakalı bilgilere çok kolay ulaşırsınız nasıl olsa ama benim dikkatimi çeken noktalardan birini sizinle paylaşmak istiyorum. Anime, sanki sizinle konuşuyormuş hissine kapılıyorsunuz izlerken! Mesela başımdan geçen bir olay: 218. bölümü izlerken, Kira Izuru’nun (Kira ismi Death Note’ta da geçer bu arada :) ) zanpakutou’sunun shikai’sinin adı neden Wabisuke (yani özür dileyen, the apologizer) acaba diye düşünürken Kira bana cevap verdi: “Çünkü Wabisuke, vurduğu her şeyin ağırlığını her vuruşta iki katına çıkarır. Yani bir vuruş iki kat, üç vuruş sekiz kat.. Böylece rakip bu ağırlığın altında ezilir ve başını yere doğru eğmek zorunda kalır. Bu hali de tıpkı özür dileyen birini andırır”. Ekranın başında çakıldım kaldım! Aynı bölümde birkaç dakika sonra “Wabisuke acaba neden U şeklinde ve keskin kısmı bu U’nun iç kısmında, yani insan böyle bir kılıçla neyi kesebilir ki?” diye düşündüm. Kira da cevabı yapışırdı hemen:

Bleach - 218 - Large 19

ETİ Bumbo

2 Haziran, 2009 yazan: snowy73

Merhaba,

Blog’da yazdığım birçok yazı aslında baya reklam kokuyor, farkındayım ama üç kuruş para almışlığım yok hakikaten :) Bu yazıda bahsetmek istediğim ürün, belki de çoğunuzun biz çocukken (1989 doğumluyum ben) gördüğü, aldığı, yediği, beğendiği ama yakın zamanda her yerde arayıp bir türlü bulamadığı bir şey: “ETİ Bumbo”

Evet, bu “portakal aromalı kakao lezzeti” küçükken tadıp çok beğendiğim, çokça aldığım bir tattı (Bu arada MS Word bana “yabancı dil kökenli ‘aroma’ yerine ‘hoş koku’ kullanabilirsiniz” diye pöykürüyor!). Bugün İzmir’den Ankara’ya Anadolu Turizm (al işte bir reklam daha :) ) ile gelirken ikram servisinde uzun yıllardan sonra ilk defa gördüğüm ve “hisashiburi desu ne” diye sarılacak olduğum bu ürünü (Japonca çalışıyorum bu aralar..) kesinlikle sizler de denemeli, eğer daha önce tattıysanız arayıp bulmalısınız. Toplam kaç çeşit hayvan figürü olduğunu bilen her 5 yorumcuya futbol topu, her 50 yorumcuya PSP veriyorum. (Evet, deliyim ben..)

ETİ’nin Bumbo’ya ayırdığı reel değere gitmek için buraya tıklayabilirsiniz

bumbo

Günün Sözü

29 Mayıs, 2009 yazan: snowy73

“I love this analog watch because it has it’s own heartbeat, just like me!”

AMW320R9AV

Durum Raporu

30 Nisan, 2009 yazan: snowy73

Durum Raporu

Vay canına, bir buçuk aydır hiçbir şey yazmamışım!!! MS Word bile azarladı, içinden… herhalde… Yani bana öyle geldi gibi oldu… Neyse…

Merhaba! (sonunda…) Yakın zamanda hakkında yazabileceğim çok fazla olay olmasına rağmen bazı sebeplerden dolayı (tamamen kendi üşengeçliğim aslında, çaktırmayın) hiçbir şey yazamadım. Bugün “dank!” etti, içimden yazmak geldi ve işte bilgisayarımın başındayım.

Şimdi bir VTR’miz var, isterseniz onu izleyelim. Bakalım bu uzun arada neler yapmışım :)

1) Kesinlikle çok büyük miktarda çay tükettim. Gerçi bu sadece son zamanlara has bir şey değil beni tanıyanlar bilir ama çay ile ilgili önceden detaylı bir yazımız bulunduğundan bu maddenin detayına girmek istemiyorum. Ama şunu bilin ki çay gerçekten mucize bir içecektir. (Bkz. Tea: The Synergy Drink)

2) Geçtiğimiz günlerde Last.fm’in bedavadan ücretli hale gelmesinin şokundayım hala. Hala durumun farkında olmayan arkadaşlar Last.fm’e kullanıcı girişi yaptıklarında sayfanın tepsinde, sağ ucunda 30 sol ucunda ise 0 yazan ve her ne hikmetse dinledikleri her parçadan sonra sola doğru bir birim ilerleyen şaka gibi bir bar ile karşılaşacaklar. Ayrıca dikkat ettiklerinde bu barın altında “Ayda sadece 3.00 € ödeyerek abone ol” şeklinde bir link olduğunu görecekler ve kameranın yerinin soracaklar büyük ihtimalle. Aslında biraz abarttığımı biliyorum, bu çok da beklenmeyen bir durum değildi. Yani Last.fm gibi güzel bir hizmetin aslında bedava olması şaka gibiydi. Evet, üzülüyorum ama web’de alternatifler bitmez. Bu şoktan 1-2 dakika geçmedi ki çoook eskilerden (ne kadar eskilerden olduğunu o’ların sayısından da tahmin edebilirsiniz :) ) takıldığım ama Last.fm’i görünce terk ettiğim Yahoo! LaunchCast’e geri döndüm ve beni affedip affedemeyeceğini sordum. O da kesinlikle aramızda bir problemin olmadığını ama yine de benim için ufak bir ceza düşündüğünü söyledi. Cezam ise bir saat içine en fazla 6 kere şarkı atlama (skip) hakkına sahip olmak ve 3-4 şarkıda bir biraz reklam dinlemek. Hmm.. çok da kötü bir teklif değil. Zaten öyle olsa bile gidecek başka yerim mi var ki? Boynumu büküp kabul ettim tabii ki. Bir haftadır baya mutlu bir ilişkimiz var :)

3) Aslında bayadır öğrenmek istediğim ama bir türlü tam olarak konsantre olamadığım bir konu olan ağ programcılığı (aslında soket programcılığı desek daha doğru olacak galiba) olayına son derece somut adımlar attım bu aralar. Hatta php’ile yazdığım bir server’dan C++ ile yazdığım bir client programla veri alıp göndermeyi bile denedim ve gerçekten işe yaradığını gördüm. Artık gelsin multiplayer oyun projeleri :)

4) Okulumuz idarecileri öğrencilere (hepsine) 29 Nisan 2009’dan 3 Mayıs 2009 (saat 19:00)’a kadar tatil verme kararı aldı (28 Nisan 2009’da). Ancak ben hem Ankara – İzmir arası yaklaşık 8 saat sürdüğünden hem de 3  Mayıs’ta KPDS’ye girecek olmamdan dolayı bu imkandan yararlanamadım. Koskoca okul da bana kaldı doğal olarak :) Şimdi “Evde Tek Başına” isimli filmde çocuğun ilk zamanlar evde yaptıkları gözünüzün önüne gelsin, benim ki de aynı onun gibi bir durum :) Yani bu durum karşısında hiç üzülmedim ve tadını çıkarmaya çalıştım. Ama biraz fazla abarttım sanırım çünkü sınavı baya ihmal ettim… Olsun yine de baya eğlendim. Bakalım bu neşeyi sınavdan sonra da koruyabilecek miyim :)

5) Bir buçuk ay geçer de bu kardeşiniz hiç oyun bitirmez mi? Tabii ki bitirir! Bu zaman zarfında iki oyun bitirme şerefine nail oldum. Birincisi yakın zamanda çıkan “Tom Clancy’s HAWX”. Meraklı arkadaşların da büyük ihtimalle bildiği gibi bir uçak simülasyonu olan bu oyun aslında simülasyon olayından biraz mesafeli ve daha çok bir arcade oyun profiline sahip. Yani oyunun gerçekçi olmasında çok eğlenceli olması amaçlanmış. Bu aralar yaşanan oyun kıtlığının üstesinden gelmek için baya güzel bir fikir. Evet, oynadık bitirdik, hatta bir de co-op modda baştan sona bir daha oynadık arkadaşlarla ve baya eğlendik. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

İkincisi ise ilk iki oyunu oynamamama rağmen hakkında yapılan yorumlar ve haberle yüzünden çok merak ettiğim ve denemeye karar verdiğim Fallout 3. Öncelikle yapımcı firma olan Bathesda Studios’un bir önceki yıldızı olan Oblivion’u oynayanlar kesinlikle hak verecektir ki bu adamlar gerçekten işini biliyor. Bir FPS/RPG melezi olan bu oyunu oynarken içinde bulunduğunuz dünyanın ne kadar büyük ve detaylı olduğuna inanamıyorsunuz. Oyunda ana görevlerin yanında sayısız ara görev var. Bunları yapmadan da oyunu bitirebilirsiniz, zaten hepsini bitirmeye büyük ihtimalle ömrünüz yetmez ama yine de bu ekstra görevler olayları daha anlamanız ve aldığınız keyfi katlamanız açısından önemli. Oyunu oynarken aklıma bir başka benzer oyun olan  Mass Effect geldi. O da tamamen bitirilmesi imkansız görünen bir yapımdı. Oyun kesinlikle çok keyifli ve aldığı 9.0 civarı puanları şüphesiz hak ediyor ama sonunun çok yavan bittiğini de kimse inkar etmesin. Spoiler vermeyeceğim tabii ki ama oynayan arkadaşlar kesinlikle bu duruma hazırlıklı olsunlar, yoksa -benim gibi- sonunda hayal kırıklığına uğrayacaklar.

6) Sinemaya gitme imkanın oldu (belki sizin için çok sıradan bir şey olabilir..) ve tüm sınıf Fast and Furious 4’ü izledik. Ve tabii ki çıkışta herkes, az önce hep birlikte izlediğimiz filmi birbirine anlattı :) Ama bir espri oldu ki kesinlikle sizinle paylaşmam lazım. “2 Fast + 2 Furious = 4Ever” :)

“Yes Man” de bir başka güzel bir deneyimdi. Jim Carrey’nin baya yaşlanmış olduğunu ama performansından hiçbir şey eksilmediğini fark ettim. Her şeye evet diyebilmenin ne kadar zor ama (bazen) ne kadar faydalı olabileceğini düşündüm. Kısacası çok keyif aldım, kesinlikle tavsiye ediyorum.

Ve son olarak “The Chronicles of Narnia: Prince Caspian”.. İlk filme kadim dostum Süheyb ile gitmiştik ve bu serinin (çocuk filmi gibi olmasına rağmen) bana çekici gelmesinin bir nedeni de bu. Bu arada aklıma gelmişken, birinci filmi izlemeye sinemaya gittiğimizde salonda çok fazla çocuk bulunmasına ve bunun son derce doğal olmasına rağmen filmden önce Dabbe’nin fragmanının yayınlanması yüzünden çocukların, filmi korkuyla izlemelerinden bahsetmeden geçemeyeceğim :)

İlk filme yoğun miktarda atıf yapılması ve aslında tek başına da keyifli olması nedeniyle –Yes Man kadar olmasa da- baya eğlendim izlerken, tavsiye ediyorum. (Evet, bir buçuk ay içinde beğenmeyeceğim hiçbir oyun veya filme denk gelmedim :) Şanslı beni..)

Geldik raporumuzun sonuna. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere ben, yazarınız Üsame Çetinkaya, iyi günler diliyorum efendim, esen kalınız.. (Hiç bana benzemedi ya :) )

“Vampir” Oyunu

11 Mart, 2009 yazan: snowy73

Lisedeyken öğrendiğim garip bir oyunu anlatmak istiyorum size. Oyunumuzun ismi “Vampir”. Daha yaratıcı isimler de bulunabilirmiş aslında ama yine de fena sayılmaz.

Oyunumuz biraz politik bir oyun, üç farklı oyuncu sınıfı var: “Vampirler”, “Medyumlar” ve “Halk”. Bir de özel birisi var ki o da “Yönetici”. 10 kişiden az oyuncuyla oynandığında genellikle sıkıcı bir oyun olur ama yine de denemeye değer..

Oyun belli aşamaların tekrarlanması şeklinde devam ediyor sürekli. Bu aşamaları şöyle sıralayabiliriz:

1. Oyuncu sayısı kadar (Yönetici hariç) kağıda oyuncu sayısının yarısı kadar “Halk” veya sadece “H”, çeyreği kadarına “Vampir” ya da sadece “V”, geri kalan çeyreğine de “Medyum” ya da sadece “M” yazılır. Kağıtlar katlanır ve oyunculara dağıtılır. Oyuncular Yönetici’nin onayına kadar kağıtlarına bakamazlar. Yönetici’nin onayıyla herkes kendi kağıdına bakar ama kimse kağıdını başkasına gösteremez. Oyuncunun o oyundaki sınıfı kağıtta ne yazıyorsa odur artık.

2. Yönetici herkesin gözünü kapatmasını söyler. Sonra “Vampirler gözlerini açsın” der. Vampirler gözlerini açarlar ve birbirlerini tanırlar. Bunun gibi bazı oyuncuların gözlerinin kapalı olduğu aşamalarda kesinlikle konuşulmaz, aksi taktirde bazı oyuncuların sınıfları belli olacağından oyunun zevki kaçabilir. Vampirler birbirlerini tanıdıktan sonra el işaretleriyle vampir olmayan –veya olan*- bir oyuncu belirlerler. Yönetici bu oyuncunun öldüğünü ilan eder ve seçilen oyuncu oyundan ayrılır. Son olarak Yönetici “Vampirler gözlerini kapatsın” der. Son durumda herkesin gözü kapalıdır.

3. Yönetici bu aşamada “Medyumlar gözlerini açsın” der. Medyumlar gözlerini açarlar ve birbirlerini tanırlar. Medyumlar da tıpkı bir önceki aşamada Vampirler’in yaptığı gibi bir kişi seçerler. Yönetici el veya baş işaretiyle Medyumlar’a, seçilen kişinin Vampir olup olmadığını söyler. Olumlu işaretler “Evet, o bir Vampir”, olumsuz hareketler ise “Hayır, o bir Vampir değil” anlamına gelir. Bu işlemin ardından Yönetici “Medyumlar gözlerini kapatsın” der. Son durumda yine herkesin gözleri kapalıdır.

4. Yönetici “Herkes gözlerini açsın” der. İşte bu sözden itibaren oyunun politik tarafı ortaya çıkar. Oyuncular bazı nedenlerle birbirlerini Vampir olmakla suçlarlar. Bu aşamanın nasıl geliştiğini aşağıda daha ayrıntılı inceleyeceğiz.

5. Bir önceki aşamanın sonunda bazı oyuncuların Vampir olduklarından şüphelenilir. Bu oyuncular Yönetici tarafından tespit edilir. Daha sonra Yönetici herkesin gözünü kapatmasını söyler ve belirlenen/suçlanan oyuncular teker teker oylanır. Bir oyuncu birden fazla şüpheli için oy kullanabilir. Oylama sırasında gözler kapalıdır. En çok oy alan oyuncu Yönetici tarafından ölü ilan edilir ve oyunu terk eder. Bu aşamadan sonra eğer herhangi bir galibiyet durumu yoksa 1. aşamaya geri dönülür.

Galibiyet durumları şunlardır:

a. Vampirler her el Vampir olmayan birini direkt olarak öldürebildiklerinden eğer herhangi bir anda Vampir sayısı diğer oyuncuların sayısından fazla ise Yönetici, Vampirlerin kazandıklarını ilan eder, Vampirler sevinir :)

b. Eğer yukarıdaki durum gerçekleşmezse, oyun ancak son Vampir’in herhangi bir şekilde (oylama veya hara-kiri*) ölmesi durumunda Medyumlar ve Halk’ın kazanması şeklinde sona erer.

(*) Vampirler, 2. aşamada -strateji gereği olarak- kendilerinden birini de öldürebilirler.

Geldik 4. aşamanın detaylarına.. Yönetici herkesin gözünü açtırdığı andan itibaren bir öyle bir atışma başlar ki, herkes birbirine girer:

- Ben Medyum’um. Ahmet’i sorduk, Vampir çıktı! Ahmet altta kalmaz:
- Ne bilelim senin Vampir olmadığını. Bu kadar agresif birisi ancak Vampir olabilir!

En iyi arkadaşları bile küstürür bazı eller :) Ama genelde Yönetici araya girer de bu tarz şeylere izin vermez.

Genelde bu tarz erken suçlamalar, aslında suçlamayı yapanda patlar. Ters teper yani.. Ama suskun kalmak da tehlikelidir, “Ne o, plan mı yapıyorsun sinsi sinsi..” filan derler de yine zor durumda kalırsınız :)

Bu oyunla ilgili anıları olan ya da kuralları yanlış bulup düzeltmek isteyen arkadaşların yorumlarını beklerim.. Gündüz Gezer ve Baş Vampir gibi farklı sınıfların da olduğu oyunları anlatabilecek olan varsa, de hadi buyursun..

vampire-eyes-sm

Sehpa

3 Mart, 2009 yazan: snowy73

Hiç üç ayaklı bir sehpa gördünüz mü bilmiyorum ama eskiden öyle olurmuş ve bu yüzden üç ayak anlamına gelen “sehpa” adını almış. “Se”, -tavla oynayanların da bildiği gibi- Farsça’da “üç”, “pa” ise -bulmaca çözenlerin hatırlayacağı gibi eski dilde- “ayak” demektir.

Tespit: Mustafa Erten

osmanli-sehpa

Büyüyorum!

25 Şubat, 2009 yazan: snowy73

Peter Pan’ı tanımayanımız var mı. Hani şu Kaptan Hook’a karşı birkaç çocuk ve bir de peri ile savaşan, aksiyon hastası ufaklığı.. Herkes bu söylediklerimi hatırlar tabi, ama asıl önemli detay Peter Pan’ın hiç büyümemesiydi bence. Evet, o dünyadaki çocuklar hiç büyümezdi.

Keşke bu dünyadaki çocuklar da hiç büyümese. Herkes hep çocuk kalsa. Biyolojik manada eğer herkes çocuk kalsa, “herkes” diye bir kavram olmazdı; çünkü insan türünde devamlılık sağlanamazdı, bunun ben de farkındayım :) Ama benim gibi çocukluğu anılarla dolu olan bir insan için bu harika olurdu.

Ya da en azından belli bir ânı sonsuza kadar yaşayabilseydik keşke. Mesela en sevdiğim arkadaşlarımla sahilde attığım adımlar keşke hiçbir zaman bitmeseydi.. O an zamanı durdurabilseydim ve hep öyle kalsaydık..

Geçenlerde bir vesileyle nüfus cüzdanıma bakmak durumunda kaldım ve ta ortaokuldayken çekilmiş resmimi hala yenilemediğimi fark ettim. (Bu arada bu bir suç mu acaba, yani resmi yenilememek? Eğer öyleyse bu yazı başımı derde sokabilir çünkü :) ) Çevremdeki kişiler bu resmi görünce gülmemek için kendilerini zor tuttular. Çünkü o zamanlar gözlük takıyordum ve çocuklar için çekilen filmlerdeki “inek” karakterlere benzeyen bir imajım vardı. (Aslında hala da öyledir..) Ne yalan söyleyeyim, ben de güldüm o halime :) Ama aynı zamanda üzüldüm de.. O yılları daha dolu geçirebileceğim halde daha azıyla yetindiğim geldi aklıma. Şimdi tatilden tatile görüşebildiğim arkadaşlarımla daha fazla vakit geçirebilseydim keşke. Sadece okul-dershane-ev üçgenine takılıp kalmasaydım..

Şimdi 19 yaşındayım, iki hafta sonra da 20.. “Kazık” kadar adam olduk (mu olamadık mı bilmem) ama hâlâ konuştuklarımın %90’ı çocukluğumla alakalıdır. Hâlâ -eskisi kadar keyif alamasam da- kardeşimle birlikte çizgi film izliyorum, -eskisi gibi pastel boya yerine stabilo kalem kullansam da- resim çizmeyi seviyorum, -eskisi kadar olmasa da- diş sağlığımı riske sokabilecek kadar çikolata tüketiyorum..

Sanki büyüyorum ama büyüyemiyorum..

toys-for-kids

Naruto

21 Şubat, 2009 yazan: snowy73

Selam,

Geçenlerde Death Note’dan bahsetmiştik. Kuşkusuz harika bir anime bence.. Ama yeteri kadar duyulmadı adı, hayret.. Bu günlerde takip ettiğim Naruto ise terazinin diğer kefesinde. Yani oldukça popüler ama Death Note’un yanına yaklaşamaz..

Gerçi yanlış anlaşılmasın, bu zamana kadar hep kaliteli animeler izlediğim için (bu bir yetenek değil, bir imkan meselesi buarada; yani benim kaliteyi seçmem değil, onların bir şekilde beni bulması söz konusu) vasat animeleri yerin dibine sokabiliyorum yanlışlıkla bazen. Naruto genel olarak gayet eğlenceli; “müzük”ler gayet “gaz” ve sahnelerle uyumlu, çizim tekniği ve görsel efektler göz kamaştırıcı ama bir eksiği var bence: bölümler çok yavaş ilerliyor. Bir dövüş 5-6 bölüm sürebiliyor.

Ama bir değil bin tane eksisi olsa bile yine de izlemeye devam edilir. Çünkü senaryo izleyiciyi acayip bağlıyor.

Bu arada lojistik desteğinden dolayı Mustafa Erten ve Ramazan Faruk Kılıçer devrelerime teşekkür ediyorum. Onlar olmasaydı Naruto da olmayacaktı benim için..

İzlemeye devam..

naruto-11936

Halo

21 Şubat, 2009 yazan: snowy73

Başlığı görenler Halo isimli oyunla alakalı bir yazı bekleyebilirler ama öyle değil maalesef. Halo’yla alakalı bir yazı da hazırlamak isterim ama bu seferlik diller arasındaki benzerliklerden devam edeceğiz.

Beyoncé Knowles’ın “Halo” isimli şarkısında dikkatimi çekti bu sözcük ve anlamını araştırdım. Sonunda fark ettim ki dilimizdeki “hale” sözcüğünün direkt çevirisi bu kelime. Galiba “Idle-Âtıl” ilişkisinden sonra yakın birbirine çok yakın iki kelime daha buldum, hem de “joker harf” kullanmadan :)

Yatılı Okul Kahvaltıları

17 Şubat, 2009 yazan: snowy73

Merhaba,

Yatılı lise okumuş biri olarak evden gelip gidenlerin pek bilemeyeceği, hatta belki de tahmin bile edemeyeceği anılarım oldu elbette. Bunlardan şu an en çok aklımda kalanlar da şüphesiz sabah kahvaltılarıdır.

Sabah kahvaltılarından çok fazla bir şey bekleyemez yatılı öğrenci. Öyle pizzalar, poğaçalar, sosisler  filan lükstür yatılı okulda.  Zeytin ve peynir kesin çıkar ama bal, tereyağı, reçel vs. her zaman olmaz ve genelde birlikte çıkmaz. Tereyağı ve bal beraber çıkarsa aynı tabakta karıştırılır, adettendir. Böyle krem gibi bir şey haline getirilir, ekmeğe sürülür öyle yenir. İkisini ayrı ayrı yiyen arkadaşlar varsa uyarılır :)

Bir de şifa olsun diye balla karabiber karıştırılır bazen. Her bünye kaldırmaz ama uygun kişilerde boğaz ağrısına iyi geldiği klinik deneylerle ispatlanmıştır (tıpkı çift açılı diş fırçaları gibi :) ). Ama en kralı bile gelse, o karışımdan bir çay kaşığı kadarını ağzına alınca kesinlikle önce bir irkilir, hayatın anlamını sorgulamaya başlar :) O kadar reaktif bir elementtir yani..

Sabahın köründe kahvaltıya giden, yaklaşık aynı yaşlarda olan ve iyi anlaşan bu insanlar yarım saat – bir saat sonra başlayacak olan derse stressiz bir şekilde girmek için çok yaratıcı yöntemler keşfetmişlerdir. Bunlardan birisi bir çatal yardımıyla bir zeytin çekirdeğini yaklaşık üç metre fırlatabilecek bir sistemdir. Şöyle ki; zeytin çekirdeği, masanın üzerinde karşı masadaki hedef arkadaşla arasında herhangi bir engel olmayacak bir yere konuşlandırılır. Herhangi bir çatal alınır ve çatalın uçlarının birleştiği, aşağıya doğru bombeli olan kısım tam olarak zeytin çekirdeğinin üstüne denk gelecek bir şekilde yerleştirilir.Yani son durumda çatalın sap kısmı masaya değerken, uç kısmı çekirdeğin üzerindedir ve masaya değmez. Gez-göz-arpacık prensibine göre nişan alınır. Masanın üzerindeki –eğer varsa- PVC kaplama çekirdeğin gidiş hattında bir rampa oluşturulacak şekilde hafif kaldırılır – ki çekirdeğimiz havalansın ve menzili artsın. Sonra çatalın tam ortasına sert bir şekilde vurulur ve kaçılır :) Zira çekirdek çoktan havalanmış ve belki de arkadaşımıza ulaşmıştır. Bu yüzden hedef daha neyin ne olduğunu anlayamadan yemekhaneden sıvışılır :) Bu işi her zaman yapan, artık “mimlenmiş” arkadaşların ise böyle bir şansı pek yoktur. Çünkü çekirdeği yiyen arkadaş ayağa kalkar kalmaz –aslında o atmamış olsa bile- onun üzerine doğru hareketlenmiştir bile :)

Orta okuldaydık sanırım.. Yine böyle bir şakada “rampacı” olarak rol almıştım :) Bu tip şeyleri pek sevmeyen aşçıbaşı; “Bir daha yaparsanız hepinizi kulaklarınızdan tavana çivilerim!” demişti. Arkadaş, milletin kulağı ne kadar kıymetliymiş, o zaman anlamıştım. 3 ay filan ara verildi, zaten ondan sonra da aşçıbaşı emekli oldu sanırım.. Biz tabi kaldığımız yerden devam ettik :)

İmkansızlıklar içinde bazı şeyler o zamanlar çok normal gelse de şimdi çok yadırgadığım bazı olaylar vardır ki bir tanesi de metal bardaktan çay içmeye çalışmaktır. İlk masanın hemen üzerindeki “kazan”daki çayı, “kepçe”yle (baya baya çorba kepçesi) “metal” bardaklara koymaya çalışırdık. Bir kepçe koyarsın dolmaz, iki kepçe koyarsın almaz.. Kazanın buharı yüzüne vurur, canın yanar.. Bardağı doldurdun diyelim, masana gidene kadar ya elini yakarsın ya da iki masada bir koyarsın bir yere, eline üflersin. “Cooldown” işlemi tamamlanınca kaldığın yerden devam edersin.. En son çayı masana kadar getirir, şöyle kral edasıyla bir yudum alırsın ama sanki çay değil kurşun içiyormuş gibi hissedersin, metalin tadı çaya karışmıştır.. Anlıyorum tabi, cam bardak olsa kırılacak, yenisi alınacak, masraf, israf.. Ama metal tadını da – gerek zamanla o çayı içe içe,  gerekse de temiz bir bardak seçmekten ilk yudumu almaya kadar geçen süreçte verdiği emekle- bir yerden sonra hissetmez insan.

Tabi biz de kendimize göre yollar keşfettik o ateşten bardağı taşımak için. İlk akla gelen bardağın altına bir bardak  daha koyup alttaki bardaktan tutarak götürmek olur genelde. Ama tüm samimiyetimle söylüyorum, bardağı yarım ekmeğin arasında götürenler bile gördüm :)

Son olarak da, yemekhane personelinden kaynaklanan kazalar olur bazen, onların birinden bahsedelim. Yatılı okul öğrencisi yemekhanede çıkan kahvaltıda simit görmeye pek alışık olmadığından, genelde simide karşı tepkisi “saldırma” şeklinde olur. Bu yüzden de simit tepsisinin başında bir görevli veya nöbetçi öğretmen durur ve herkesin bir tane almasını, kısacası adaleti sağlamaya çalışır. “Çalışır” diyorum çünkü bazı “ikinciyi alma” yöntemleri vardır ki apayrı bir yazı konusudur. En nihayetinde siz bir akılsınızdır ama karşıda 200 tane akıl (“aç” akıllar hem de) size karşı sürekli teori üretmektedir :)

Neyse, asıl mevzuya dönüyorum. Bir gün yemekhane kapılarının açılmasıyla her sabahki istila o sabah da aynı şiddetle başlamıştı. Ön sıralardan o müjdeli haber geldi: “Alaahh, simit var!”. Herkes bir heyecanla, bir neşeyle doldu :) Ama yanlış bir şey vardı. Simidin başı boştu, kimse yoktu adaleti sağlayacak. Herkes zeytini, peyniri pas geçip direkt simide saldırdı. Hatta bilezik gibi, koluna üç – beş tane takanlar bile oldu :) Herkes alacağını alıp masasına oturdu ve iştahla simitleri yemeye başladı. Ama o da ne, simidin tadı berbattı. Hiç kimse yemedi simitten, hepsi masalarda kaldı. Sonradan öğrendik ki simidi yapan görevli hamura normal tuz yerine limon tuzu atmıştı :) Simitler bu yüzden ekşiydi. Kuşlara filan verdik, onlar bile kaçtılar :D

Evet arkadaşlar, fıkra gibi bir anımızın daha sonuna geldik. Başka bir yazıda tekrar görüşmek üzere..

cay-ve-simit

Radyo Tiyatrosu

15 Şubat, 2009 yazan: snowy73

İnsanlar nostalji yapmayı dinazorluk olarak görürler genelde. “Yahu, yıl iki bin küsür oldu sen hala..” filan diye devam eden cümleri kağıtlara yazıp üst üste koysak tavanı deler herhalde. Ancak azınlığı oynamak bana bir heyecan da vermiyor değil. Bahsettiğim nostaljilerden biri büyüklerimizin akıllarında “arkası yarın” diye kalan radyo tiyatrosu.

Radyo tiyatrosu günümüzün düşen “trend”lerinden biri. Ama bir dinleyen bir daha bırakamıyor (Yurtta beni gece gece kaldırıp, “Ya hangi frekanstaydı ya şu geçen dinlettiğin” diye soranlar oldu ya). Oyuncular kaliteli olunca sinemadan bile değerli bişey olur. Ben bir seferinde Victor Hugo’nun bir eseri olan “Hernani”nin radyo tiyatrosu haline gelmiş şeklini Türkan Şoray, Şener Şen ve Tarık Akan’dan dinledim. O sabah kaltığımda bi 3 saat kadar komada kaldım. “Allah’ım ne manyak birşeymiş bu ya” dedim sürekli kendime. Bence eğitim adına da çok süper birşey radyo tiyatrosu. Mesela TRT Radyo arka arkaya 5-6 hafta sürekli Kurtuluş Savaşı’yla ilgili eserler verdi, tarihten level atladım ben :)

Ha bir de radyo tiyatrosu dinlerken uyuya kalmak diye birşey var (Çünkü gece 2-3 arası veriyolar). Sabah kalkınca farkedersin ki sonuna doğru uyuyakalmışsındır ve hikayenin nasıl bittiğini bilmiyosundur. Tam meraktan ölmek üzeryken, boynuz kulağı gecer ve bu fenomeni bulaştırdığın bi arkadaşın sana sonunu anlatır. Bu sefer de huzurdan ölürsün (Huzurdan ölmek!). Ya da yoktur hiç öyle birisi, kendi sonunu kendin yazarsın (Hatta “boynuz”la kafa kafaya verip seslendirirsin :) )..

Ya, işte bir dinazor da bunları anlattı. “Şimdi sizlere 1985 yılı radyo tiyatrosu yarışması mansiyon ödülü alan ‘Usta ve Çırak’ isimli eseri yayınlıyoruz. İyi geceler..”

air

İspiyon

15 Şubat, 2009 yazan: snowy73

Çocukken çok uydurma bir sözcüktü benim için “ispiyon”. “İspiklemek” diye birşey vardı mesela :) Ama yeni yeni farkediyorum ki “ispiyon”, aslında Fransızca bir kelime olan ve casus manasına gelen “espion” kelimesinden geliyor. Ama Fransızların “ispiklemek” gibi dahice(!) bir kelime akıllarının ucundan bile geçmemiştir bence..

Fıkra 2

11 Şubat, 2009 yazan: snowy73

Başıma gelen fıkraları anlatmaya devam ediyorum :) Tatil olmasına rağmen komik olaylar gerçekleşmeye devam ediyor.

İki arkadaşımla beraber film izlemeye karar verdik. Filmi izleyeceğimiz dizüstü bilgisayarın sahibi arkadaş, açtığı bir filme nasıl birşey olduğu hakkında fikir edinmek için atlaya atlaya bakarken diğer arkadaşıma “Bu filmi daha önce izledin mi sen, kim oynuyor?” diye sorması üzerine diğer arkadaş film ekranını işaret edip “Bak mesela bu adam oynuyor” dedi :D

Tüm Dersler

11 Şubat, 2009 yazan: snowy73

İlköğretimde hala okutuluyor mu bilmiyorum ama bizim ortaokul yazlarımız Tüm Dersler’i bitirmek/bitirmeye çalışmakla geçerdi. O zamanlar bu kitaptan –her ne kadar kaynak bir eser olsa da- nefret etmeme rağmen şimdi düşünüyorum da bizim neslin ortak paydalarından biri olması hasebiyle aslında çok önemli birşeymiş diyorum. Arkadaşlarımla otururken durup dururken “Tüm Dersler” dememle herkesin gözlerinin uzaklara dalması bir oldu :)

tum_dersler

Yumiyum

11 Şubat, 2009 yazan: snowy73

Çocukluğumuzun klasik lezzetlerinden birisiydi Yumiyum. Zaten okula başlamadan önce bir Kent’in Turbo diye bir sakızı vardı, onu bilirdim bir de portakallı Yumiyum’u.

Leblebi tozu, Voltran, futbolcu kartları, sarı lira şeklindeki Gold markalı çikolata.. Evet ben bir dinazorum..
yumiyum

“Idle”

30 Ocak, 2009 yazan: snowy73

Diller arası benzeştirme hizmetimiz devam ediyor. Şu iki kelime de size benzer gelmiyor mu?

Idle = Âtıl

Derdimizden..

16 Ocak, 2009 yazan: snowy73

Geçen gece saat 01.00 sularında çekirdek (çiğdem derler bizde) çitlediğimi gören bir arkadaşım bu iş için başka bir vakit bulup bulamadığımı sorduğunda (“Çekirdek çitleyecek başka vakit bulamadın mı?” şeklinde :) ) ona şu tarihi cevabı verdim:

“Bulaşmayın kardeşim, çitliyorsak derdimizden!” :D

FPS

16 Ocak, 2009 yazan: snowy73

Düşünüyorum da, zamanı çok küçük parçalara bölersek (çok çok küçük parçalara) hareket eden şeylerin her bir an arasında kat ettiği mesafe giderek küçülecek ama her zaman sanki bir andan diğer ana ışınlanmış gibi olacak nesneler. Yani bir önceki anla bir sonraki arasında aniden (çok çok az da olsa) yeri değişmiş olacak her şeyin. Sanki iki an arasındaki bağlantı oldukça kopuk görünecek. Az öce oradaydım, şimdi ise buradayım; aradaki geçiş aşaması belirsiz… Acaba evren kaç fps (frames per second) ile çiziliyor…

Fıkra

16 Ocak, 2009 yazan: snowy73

11.01.2009 Pazar günü acil serviste yaşadığım bir fıkrayı anlatmak istiyorum. Radyoloji bölümüne doktor beyin istediği röntgen filmini çektirmek için gittik (ben ve refakatçi arkadaşım). İşlem tamamlandı, biz de filmin baskısını almak için beklemeye koyulduk. Görevli bize “Ben sizin filminizi gönderdim hocanın bilgisayarına” deyince biz yandan doktorun odasına doğru gidiyor bir yandan da teknolojinin ne kadar da ilerlediğinden bahsediyorduk. Tam kapıdan girecektik ki bir hademe abimiz önümüzü kesti: “Gençler, hayırdır!”. Biz de cevap olarak radyolojiden geldiğimizi, muayenemizin hocanın röntgen filmine bakmasıyla biteceğini umduğumuzu söyledik. O da “Ee, hani nerede filminiz?” diye cevap verince biz önce birbirimize baktık, sonra da radyolojideki görevlinin bize söylediklerini söyledik. “Film olmadan olur mu geçler? Filminizi alın öyle gelin, hadi bakiim…” tavsiyesi üzerine biz de “Tabi tabi, filmsiz olmaz. Alıp gelelim biz…” dedik ve radyolojiye geri döndük. Aynı görevliye hademenin bize söylediklerini söyleyince “Naptınız beyler ya, hangi çağda yaşıyoruz. Siz gidin hocaya. Ben gönderdim sizin filminizi.” demesi üzerine biz de hep bir ağızdan “Tabi canım, hangi çağda yaşıyoruz. Heh heh…” dedik, hocanın odasına geri döndük. Kapıda yine aynı abi bizi karşıladı. Tam bir şey diyecek oldu ki biz abinin yakasına yapıştık ve pöykürdük “Hangi çağda yaşıyoruz ulan!” :D

“one”ly

26 Aralık, 2008 yazan: snowy73

Sanki “only” kelimesi “one-ly” gibi bir kökten, yani bir başına, yanlız anlamına gelebilecek bir başka kalıptan türetilmiş gibi geliyor bana…

Prince of Persia (2008)

24 Aralık, 2008 yazan: snowy73

21 Aralık 2008 Pazar günü saat 23.30 itibariyle yeni Prince of Persia (2008)’yı bitirmiş bulunmaktayım!

Oyunla ilgili deneyimlerimi sizinle paylaşmak istiyorum arkadaşlar. Bir kere, oyunla ilgili haberlerde de görmüşsünüzdür, yeni bir seri ve yeni bir prensle karşı karşıyayız. Yeni prensimiz eskisine göre biraz daha (hatta baya) geveze diyebiliriz. Hatırlarsanız eski seride prensimiz her oyunda biraz daha yaşlanmış bir şekilde karşımıza çıkıyordu. Bu oyunda ise yaşı resetlenmiş bir prensimiz var :) Aslında yeni prensi, bir prensten çok, kendisine “prens” diye hitap edilen bir maceracı olarak düşünebiliriz. Sonuç olarak yeni prens çok farklı eskisinden çok… (Fanlar büyük ihtimalle bu duruma baya içerlemiştir )

Oyunda genel olarak hikâyemiz şöyle: Ahriman adlı kötülük tanrısı, kardeşi Ormazd tarafından Tree of Life’a hapsedilmiş ve bu ağaç, Ahura denen bir grup savaşçı tarafından yüzyıllarca korunmuştur. Tesadüfe bakın ki tam da bizim prensin ortaya çıktığı anda Ahura’nın lideri (Elika’nın babası olur) ağacı keser ve Ahriman’ı serbest bırakır. Oyun boyunca sizin yapmanız gereken şey ise Elika denen Ahura’ya yardım ederek Ahriman’ın tüm dünyaya yayılmasını engellemektir.

Evet, hak veriyorum, genel olarak çok klişe bir hikâye. Daha başka pek çok oyunda dünyayı pek çok kez kurtardınız, bunu da biliyorum ama biraz sabredin ve okumaya devam edin lütfen.

Görevimizi gerçekleştirmek için ayrı ayrı dört adet boss tarafından korunan verimli toprakları (fertile grounds) karanlığın elinden almalı ve tekrar eski haline getirmeliyiz ki hem Ahriman’ın generalleri diyebileceğimiz bu bossların işini bitirelim hem de Ahriman iyice zayıflasın. Genel hatlarıyla oyundaki amacımız böyle.

Yeni prens, tıpkı eskisi gibi son derece atletik bir kişilik. Eski oyunları oynayanları tatmin edecek kadar akrobatik hareket var arkadaşlar. Yine duvarlarda yürüyoruz , atlıyoruz, zıplıyoruz, uçuyoruz (çok mu uçtum?) ve varacağımız yere bir şekilde ayak basıyoruz. Duvardan yürümek için eskiden ilgili tuşa sürekli basardık. Şimdi ise sadece duvara doğru zıplamamız yeterli, prens gerisini kendi hallediyor.

Oyuna eklenen bir başka yenilik ise prensin metal parmaklı eldiveni. Eldiven, kılıç kullanmasını engellemesin diye sadece sol elinde var prensimizin. Eldivenin oyundaki işlevlerinden biri prensimizin tutunduğu duvara eldiveni saplayarak duvar boyunca aşağıya doğru kayabilmesi. Eskiden bu hareketi ancak ara videolarda görebilirdik. Güzel bir gelişme olmuş bence…

Akrobatik hareketlere eklenen bir diğer yenilik de yol arkadaşımız Elika’nın zıplayamayacağımız mesafelerde bize yardım ederek daha uzağa zıplayabilmemizi sağlaması. Burada Elika’ya biraz değinmek lazım. Elika maceramız boyunca hep yanımızda olan bir yardımcı karakter rolü oynuyor. Ama diğer bazı oyunlardaki gibi hiçbir zaman bize engel teşkil etmiyor ve ayağımıza dolanmıyor. Hatta bazı yerlerde prensin Elika’yı sırtına alıp taşıması oyuna mutualist bir hava katmış :) Ayrıca artık yüksekten düşerek ölmek tarih oluyor. Yanlışlıkla çok yüksek bir yerden düştüğünüzde Elika sizi havada kapıyor ve yere sağlam bastığınız en son yere götürüyor.

Ayrıca prensimizin Elika ile konuşması için bir diyalog tuşu eklenmiş oyuna. Bu sayede istediğimiz zaman oyuna biraz ara verip kardeşleri kaynaştırabiliyoruz :) Ben bir diyalogda “Nesi var?” oynadıklarına bile şahit oldum :) Bu diyalogların isteğe bağlı olması, yani bir sonraki cümleyi konuşturmak için diyalog tuşuna tekrar basılması gerekiyor. Bu durum internette gördüğüm birkaç yerde tepki almış ama “yeter bu kadar, sonra devam edersiniz” deyip oyuna devam edebilmemizi, diyalogun bitimine kadar bekleme zorunluluğunu kaldırması açısından daha iyi olmuş bence.

Yeni oyunla beraber dövüş sistemi de yenilenmiş. Eski serideki gibi karşımıza beş-on tane adam çıkmıyor hiçbir zaman. Her dövüşte sadece bir tane rakibimiz oluyor. Evet, yanlış okumadınız, sadece bir! Aslında kurt prensçiler için bu durum, akrobatik kombolarla birçok adamı hep beraber hakkın rahmetine kavuşturma zevkinden mahrum edecek gibi görünüyor, farkındayım ama yeni dövüş sisteminin de çok güzel yanları yok değil…

Yeni sistemde karşınızdaki –biricik- rakibinize saldırmanın dört temel yolu var. Kılıç saldırıları, eldivenle yapılan havaya kaldırma (lifting) saldırıları, akrobatik hareketler ve Elika’ın büyü saldırıları. Bu dördünün belli bir sırada yapılmasıyla da kombolar oluşuyor. Özellikle Elika’yla beraber yaptığınız kombolar gerçekten çok estetik ve rakibe oldukça zarar veriyor.

Rakibiniz de armut toplamıyor tabi! Her boss’un kendine has stratejisi olmasının yanında rakipleriniz bazen belli savunma durumlarına girebiliyor. Böyle bir durumda saldırılarınızın, rakibin girdiği duruma uygun atakla başlaması gerekiyor. Aksi halde saldırınız boşa çıkıyor ve karşı saldırıya açık bir vaziyette kalıyorsunuz. Mesela eğer rakip büyü koruması durumuna girerse ilk yapmanız gereken Elika’yla saldırıp kalkanın dağılmasını sağlamak. Sonra kombonuza istediğiniz şekilde devam edebilirsiniz.

Hem siz hem de rakibiniz için geçerli olan bir savunma yöntemi ise karşı saldırıyı sektirmek (deflect etmek). Eğer blok tuşuna tam rakibiniz saldırmaya kalkıştığı anda basarsanız (biraz zamanlama istiyor ama alışıyorsunuz) rakibinizin silahı kılıcınızdan sekiyor ve rakibiniz karşı saldırıya açık durumda kalıyor. İşte tam bu sırada siz de Allah ne verdiyse arkadaşla paylaşıyorsunuz :) Bu arada unutmadan söyleyelim, rakibinizin ayağını yerden keserseniz saldırılarınızın kesilmesi ihtimali daha da düşük oluyor.

Oyunda bosslar dört çeşit demiştik. Bunlar: Hunter, Alchemist, Warrior ve Concubine. Oyunda senaryo gereği her bossla altışar kez savaşıyoruz ve her biri bir öncekinden daha zor oluyor diyebiliriz. Aynı bossla bu kadar çok savaşmak açıkçası biraz sıkıcı olabiliyor…

Her boss için ayrı ayrı taktikler kullanmanız gerekiyor. Hunter için fazla bir şey söylemeye gerek yok. Ataklarından kaçınmak ve “quick-time event”lere çok dikkat etmek gerekiyor. Quick-time event dediğimiz şey şu: Boss dövüşlerinin bazı anlarında altta belirtilen ve hangisi olduğu rastgele seçilen bir tuşa basmanız gerekiyor. Yanlış tuşa basarsanız ya da doğru tuşa gerekli zaman için basamazsanız Elika sizi yine de kurtarıyor ama rakibiniz ekstradan güç kazanmış oluyor, onca emeğiniz heba oluyor. Hunter’ın çok sevdiğim bir özelliği ise yüzünüze balçık atarak görüşünüzü biraz da olsa engellemesi. Prensin balçığı yemesiyle ekranda koca bir leke oluşuyor ve korunarak geri çekilmekten başka çareniz olmuyor. Değişik bir özellik… Hunter genel olarak kılıç korumasına girmeyi tercih ediyor.

Alchemist’i ring dışına götürmeniz sizin için dezavantaj oluyor çünkü böyle bir durumda kendisini hemen ringin ortasına ışınlıyor ve arada kalan siz oluyorsunuz. Bunun önüne geçebilmek için komboları fazla uzatmadan bitirmeniz gerekiyor ki boss fazla geriye kaymasın. Alchemist genellikle atak savuşturması yapmıyor ama saldırı menzilinin diğer bosslara göre daha uzun olması bu dezavantajı bir ölçüde kapatmış oluyor.

Diğer bir boss ise Warrior. Warrior’ı diğerlerinden çok farklı kılan özelliği canının hiç azalmaması. Evet, yanlış duymadınız, bu devin canını normal saldırılarla azaltamıyorsunuz. Peki, bu boss’u nasıl yeneceksiniz? Bu sorunun cevabı Warrior ile savaştığınız yerde saklı. Mesela etrafı açık bir ringde savaşıyorsanız, Warrior’u ringin kenarından aşağıya düşürmelisiniz. Yok, eğer etrafta yıkılabilecek duvar, sütun vs. gibi yapılar varsa bunları Warrior’un başına yıklmalısınız. Warrior ile savaşmanın en kolay yolu Elika ile beraber çalışmak. Bu atakların itiş gücünün çok fazla olduğundan bahsetmiştik. Bu yüzden Warrior’u u.çurumdan aşağıya atmak için Elika ile el ele vermek işleri kolaylaştıracaktır. Bir diğer güzel teknik ise ringin iyice kenarına kadar gidip yapacağınız kombolara öncelikle akrobatik hareketlerle başlamak. Böylelikle bir anda Warrior ile yerleri değişmiş ve onun uçurumla sizin aranızda kalmasını sağlamış olursunuz. Warrior da tıpkı Hunter gibi daha çok kılıç koruması durumuna girmeyi tercih ediyor.

Son bossumuz ise Concubine. Concubine benim için diğerleri arasında en zor olandı. Bu bossla savaşırken atakları savuşturmanız ve karşı saldırıya geçmeniz çok önemli. Eğer atak sektirmede ustalaşamamışsanız, Concubine ile savaşırken çok sıkıntı çekebilirsiniz. Çünkü Concubine genel olarak eldiven koruması durumuna geçmeyi tercih ediyor ve bu korumayı aşmanız için yapmanız gereken eldiven saldırılarının menzili, Concubine’ın saldırı menzilinden daha kısa. Bu yüzden bırakalım önce o saldırsın diyoruz ve o saldırdığı anda atağı sektirip hemen ardından eldiven ile başlayan bir kombo deniyoruz.

Verimli toprakları bosslardan her temizleyişinizde bulunduğunuz bölgelerin bazı yerlerinde ışık tohumları (light seeds) beliriyor. Bu tohumlardan yeteri kadar toplamazsanız oyunda ilerleyemiyorsunuz çünkü oyunda ana bölgelere bağlı ara bölgelere erişebilmek için bu tohumları toplayarak elde ettiğiniz güçleri kullanmanız gerekiyor. Peki, nedir bu güçler? Oyunu oynarken bazı duvarlarda desenli desenli plakalar göreceksiniz. Bu plakaları aktif ettiğiniz takdirde bunların etinden, sütünden faydalanabileceksiniz. Bu plakalar sizin kendi başınıza ulaşamayacağınız yerlere gidebilmenizi sağlıyor. Gerekli miktarda ışık tohumu topladığınız zaman Temple’dan bu güçleri aktif edebilirsiniz.

Temel olarak dört çeşit özel güç var:

Mavi – Hand of Ormazd: Bu plaka sayesinde Elika size kısa mesafeli bir uçuş deneyimi yaşatıyor ve hemen ardından sizi ileriye fırlatıyor.

Yeşil – Breath of Ormazd: Bu plaka size duvar boyunca bir diğer plakaya varana kadar yürüyebilmenizi sağlıyor. Ancak herhangi bir engele çarparsanız Elika sizi düşmekten kurtarıyor ama baştan başlamak zorunda kalıyorsunuz.

Sarı – Wings of Ormazd: Elika’nın sırtına binip uzun bir uçuşa çıkıyorsunuz. Yalnız bunun Hand of Ormazd’dan farkı engellere çarpmadan ilerlemeye çalışmanız. Diğerinde uçuş tamamen sizden bağımsız oluyordu.

Kırmızı – Step of Ormazd: Bu plaka Elika ve prensi bir başka kırmızı plakaya veya iniş yapabileceğiniz bir yere savuruyor. Tıpkı Hand of Ormazd’da olduğu gibi hareket esnasında sizin bir müdahaleniz olmuyor.

Oyunda eski seride de olduğu gibi seslendirmeler ve doğu tarzı müzikler harika olmuş. Grafikler açısından ise cell-shade grafik kullanılması oyuna masalsı bir hava katmış ve oynanışı güçlendirmiş. Ancak bu tohum toplama gereksiniminden dolayı oyun bazen tohum toplamacaya dönüşüyor. Oyunun aksiyonlu ortamı soğuyabiliyor bu yüzden.

Oyunu bitirdikten sonra veya promosyon kodu biliyorsanız prince ve Elika için yeni skinler açabiliyorsunuz. Prens terine Assassins’s Creed’den Altair ile oynamak isteyenler için :)

Sonuç olarak Prince of Persia (2008) bence hem eski fanların şans vermesi hem de fan adaylarının kesinlikle denemesi gereken bir yapım.

princeop

Brothers in Arms: Hell’s Highway

23 Aralık, 2008 yazan: snowy73

“What is it that makes a great soldier? Is it his brain or his heart?”. Bu soruyla başlıyor hikâyemiz. Matthew Baker, ikinci dünya savaşı serüveni boyunca bu soruya bir yanıt arıyor. Arkadaşları ile cehennemin içinden, cehennem gibi bir savaşın içinden geçerken şöyle diyor:

“There is only one way out of hell, and that’s through it”…

Oyunda Matthew Baker’ı, ikinci dünya savaşında bulunmuş bir hava indirme (airborne) çavuşunu canlandırıyoruz. Oyun, diğer birçok alternatifleri gibi birincil kişi görüşünden oynanan bir oyun (first person shooter). Ancak siper alma durumunda üçüncül kişi (third person) görüşüne geçiyoruz.

Sgt. Baker yalnız değil tabiki bu savaşta. Emrine amade askerleri de var. Oyunda bulunan üçer kişilik takımları kastediyorum bununla. Bu takımlar sizin için çok önemli ve cehennemden çıkmanın tek yolu askerlerinizi akıllıca kullanmak.

Bu takımlar Makineli Tüfek (MG), Ateş Mevzisi (Base of Fire), Saldırı (Assault) ve Bazuka şeklinde dört çeşit. MG takımınız karşı tarafın ateşini bastırmaya ve aynı anda birçok birime saldırmaya yarıyor. Assault timiniz çok hızlı hareket edebiliyor ve genelde yakın menzilli silahlar ve el bombalarıyla donatılmış durumda. Base of Fire timi için bu ikisinin karışımı diyebiliriz. Bazuka timi ise tanklar, sabit silahlar (top vs. gibi) ve yüksek yerlerde (çatı gibi) bulunan makineli birimler için ideal.

Oyunda timlerinize belli bir yere konuşlanma, sizi takip etme ve belli bir birime odaklanarak saldırma şeklinde emirler verebiliyorsunuz. Ayrıca şunu da söylemeliyim ki timleriniz kesinlikle aptal değil, yani kendi başlarının çaresine bakabilecek kadar kafaları basıyor. Siper alıyorlar, birbirlerini koruyorlar ama sizi önemsiz kılacak kadar da etkili değiller. Bu da dengeli ve keyifli bir deneyimi meydana getiriyor.

Oyunda temel strateji, karşı tarafın birimlerini susturmak (suppressing) ve siperlerini yandan vurmak (flanking) suretiyle onları imha etmek üzerine kurulu. Mesela karşı taraftaki timi MG timinizle eşleştirip ateşini bastırıyorsunuz. Etkin olan düşman birimlerinin üzerinde kırmızı daire, siz onlara ateş ettikçe yavaş yavaş griye dönüyor ve tamamen gri olduğunda ateşleri susuyor. Eğer bu fırsatı değerlendiremezseniz tekrar etkin hale geçiyorlar. İşte siz de buna fırsat vermeden, mesela Assault timinizle beraber yandan dolaşıyor ve düşmanı keklik gibi avlıyorsunuz.

Oyunda siper almazsanız fazla yaşayamazsınız. Açık hedef olduğunuz takdirde birkaç saniye içinde ölüyorsunuz. Oyundaki sağlık sistemi de bu aralar çok revaçta olan sayısal olmayan bir sistem. Yani sağlığınızın ne kadar olduğunu sayıyla değil kameradaki efektlerle anlıyorsunuz. Mesela sağlığınız azaldığında ekran kırmızılaşıyor, siper alıp korunduğunuzda ise her şey yavaş yavaş normale dönüyor.

Oyunda timlerinizden ayrı olarak, yani tek başınıza geçmeniz gereken bölümler  de var ancak buralarda fazla zorlanmıyorsunuz. Ayrıca bazen bir tankı yönetiyor ve etrafınızı duman edebiliyorsunuz. Bu aralar neredeyse her oyunda olduğu gibi bir adet de “sniper” bölümü mevcut. (Aman eksik kalmasın :) )

Oyunda timlerinizle yapmanız gerçekleştirmeniz gereken bölümlerden en fazla olanı 88’lik top yok etme şeklinde olan görevler. Bu görevler o kadar fazla ki oyuncuya bazen “yeter” dedirtiyor.

Oyunun dramatik yapısı sizi karakterlere bağlıyor ve savaşın psikolojik etkilerini gözler önüne seriyor. Dostluklar kuruluyor, dostluklar bozuluyor, şizofren olanlar oluyor vs.

Ayrıca oyun bunu belirtmese de “Band of Brothers” adlı diziye çok benziyor. Hatırlarsanız onda da bir grup hava indirme askerinin hikâyesi anlatılıyordu ve başrolde bir çavuş vardı (gerçi sonlara doğru baya bir rütbe atladı o :) ).

Sonuç olarak Brothers in Arms: Hell’s Highway bence ikinci dünya savaşını stratejik yönüyle anlatan ve kesinlikle denenmesi gereken bir yapım.

brothers_in_arms_hells_higwhay_pc

Project: Rapid Roll Clone

11 Aralık, 2008 yazan: snowy73

OpenGL çalışmalarım bayramda da tam hız devam etti ve Space Rover ve Mini Golf’ten sonra yepyeni ve dandik mi dandik bir başka oyuna imza atmış oldum (Bu arada MS Word “dandik” kelimesini bana yakıştıramamış olacak ki altını yemyeşil yaptı…).

Nokia 1200’larda bulabileceğiniz “Rapid Roll” adlı oyunu PC’ye klonlamış oldum bu çalışmayla (Word’ün çenesi baya düştü; “klonlamak” değilmiş, “kopyalamak” denecekmiş. “Yes, sir!”).

Oyunda kontrol ettiğimiz topun, sürekli aşağıya doğru kayan kameranın görüşünden çıkmamasını sağlamaya çalıştığımız yetmiyormuş gibi, dikenli engellere de çarpmamakla uğraşıyoruz. Top, yerçekimin sürekli aşağıya düşüp görüşümüzden çıkmasın diye de etrafta bulunan platformlara kısa bir süreliğine yerleşebiliyoruz (Bkz. “Bu Kadar Basit Bir Oyun Nasıl Bu Kadar Kötü Anlatılır?!” isimli, Bestseller ödüllü roman).

Oyunu incelemek isteyen arkadaşlar http://komiksite.freeservers.com adresinden Rapid_Roll_Clone.zip dosyasını indirebilirler.

Kaynak kod, OpenGL ve GLUT ile ilgilenen arkadaşların işine yarayabilir. Bu arkadaşlar da bu yazıya yorum yaparak benimle irtibata geçebilirler (E-mail adresinizi yazmayı unutmayın!).

Gerçek Sesinizi Duyun

11 Aralık, 2008 yazan: snowy73

Size de oldu mu hiç? Mesela bir video veya ses kaydında bir iki bir şey söylemiş oluyorsunuz ama kaydı dinlerken sesinizi kendi sesinize hiç benzetemiyorsunuz…

“Acaba sadece bende mi oluyor?” diye merak edip arkadaşınızın sesini de aynı cihazla kaydediyorsunuz ve sonra dinleyince görüyorsunuz ki sizin duyduğunuz sesle –arkadaşınızın gerçek sesiyle- kayıttaki ses arasında pek bir fark yok. İşin daha kötüsü arkadaşınıza dönüp “Benim sesim gerçekten kayıttaki gibi mi çıkıyor?” diye sorunca da olumlu cevap alıyorsunuz :)

(Tamamen sallama bir fikirdir, hiçbir dayanağı yoktur;  baştan söyleyeyim de…) İnsan, vücudunun içinden kaynaklanan sesini dışa dönük bir algı olan kulağıyla algıladığı için böyle bir arıza çıkıyor olabilir mi acaba?

Ya da şunu sorayım: Kayıtlardaki sesini, kendi duyduğu sesinden daha çok beğenen var mı?  :)

Kardeşler Takımı

11 Aralık, 2008 yazan: snowy73

605_band_of_brothers_4681Merhaba,

Bir ara ShowTV’de de yayınlanmıştı hatırlarsınız. Çoğumuz dizi-film denen şeyin ne olduğunu onunla kavramıştık. Her bölümü 1 saat kadar süren 10 bölümlük bir diziydi Kardeşler Takımı. Televizyonda sadece 1-2 bölümünü izleyebilmeme rağmen beni büyülemişti Kardeşler Takımı (Orijinal adı Band of Brothers’dır bu arada…).

Dizinin –ya da filmin de diyebiliriz- konusu 2. Dünya Savaşı’nda görev yapmış, 506/101 hava indirme birliği olan “Easy Company”deki askerlerin savaşın başından sonuna kadar yaşadığı şeylerden ibaret. Anlatılan olayların gerçek olduğu ancak bir takım dramatik unsurların da eklendiği söyleniyor filmde.

Bölümler, o haftaki bölümün konusuyla alakalı olayları bizzat yaşamış askerlerin anılarını/fikirlerini seyirciyle paylaşması şeklinde başlıyor. Yani olayları önce birinci ağızdan dinliyoruz, ardından da canlandırmalarını izliyoruz gibi bir şey.  Bu da seyirciyi yapıma bağlayan bir etken tabiki. Amcalar anılarını anlatırken bazen gözleri doluyor, içiniz bir değişik oluveriyor.

Geçenlerde baştan sona 10 bölümü iki gün içinde izleme imkânım oldu. İzlerken oyuncuların rolleriyle son derece bağlanmış olduğunu görmekten, anlatımı zenginleştiren ses ve görüntü efektlerinden (MS Word uyarıyor beni; yabancı dil kökenli “efekt” sözcüğü yerine “sesleme” ve “etkileme” sözcüklerini kullanabilirmişim. “Thanks ,dude!”), askerlik/savaş ortamı olsa bile askerlerin yaptığı bazı mükemmel esprilerden vs. büyük keyif aldım.

Ama izlerken bir yönden de üzüldüm. Keşke biz de Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış gazilerimizle bu örnekte olduğu gibi röportajlar yapıp, bu kadar başarılı bir şekilde canlandırabilseymişiz. En son gazimizi de yanlış hatırlamıyorsam yakın bir zamanda kaybettik.

Ya da acaba böyle bir yapım var da benim mi haberim yok? Varsa eğer bir an önce izlemek isterim tabiki. Bu konuyla ilgili malumatı olan arkadaşlar varsa lütfen benimle temasa geçsinler.

Değerlerimize sahip çıkabilmek temennisiyle…

BeniEngelleme.com’dan Engelsiz Sörf Hizmeti

6 Aralık, 2008 yazan: snowy73

BeniEngelleme.com kullanıcıları artık erişimi engellenen siteleri zahmetsizce gezebiliyor. Tek yapmanız gereken anasayfada bulunan “Yasaklı Sitelere Erişim” bölümüne ziyaret etmek istediğiniz sitenin adresini yazmak. Hepsi bu!

BeniEngelleme.com Açıldı!!!

1 Kasım, 2008 yazan: snowy73

Selam,

İlk (adam gibi) sitemiz www.beniengelleme.com yayın hayatına başladı. Sitemizin amacı, site içeriğini görmeniz için sizden üye olmanızı isteyen sitelerin/forumların daha fazla başınızı ağrıtmamasını sağlamak. Üyelik isteyen sitenin adresini aratın, listelenen hesapları deneyin ve yolunuza devam edin. Eğer sizin böyle biz hesabınız varsa bizimle de paylaşın, siz de dayanışmamıza ortak olun.

Engelleri aşmak üzere…

Mahkeme Kararıyla Engellendik

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Daha önceki ana blog’um olan snow73.blogspot.com‘a, daha doğrusu blogspot’a; daha önce youtube’a da yapıldığı gibi mahkeme kararıyla erişim yasağı koyuldu. Kendi blog’una şöyle bir bakmak isteyen bir insana nasıl terörist muamelesi yapılırmış gördüm böylece. Ben de bu yüzden bu gece blog’umu WordPress’e taşıma kararı aldım. O yüzden bu yazıdan önce yazılan yazıların tarihi hep aynıdır. Onları da bir ara düzeltirim. Yeni blog’umuz hayırlı olsun bakalım…

Death Note

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba, Bu aralar taa Dragon Ball’lardan, Pokémon’lardan kalma anime sevgim tekrar canlandı ve değişik bir tür aramakla işe başladım. Dedektiflik/polisiye bi anime olmasını tercih ettim (Beni yakından tanıyanlar neden “polisiye”yle ilgili olduğumu iyi bilirler…). Anime.gen.tr‘de puana göre sıralamada 6. olan Death Note‘u tercih ettim ve gerçekten hayran kaldım.

Okulda boş vakitlerde beni Death Note izlerken gören arkadaşlar neden “çizgi film” izlediğimi, daha ciddi birşey bulup bulumadığımı sorup durdular. Anime’nin ciddisi olamazmış onlara göre. Çocuklara göreymiş tüm animeler. Bilmiyorum ama Death Note‘u ilkokula giden bir çocuğa izletseniz birkaç gece uyku problemi çekebilir diye düşünüyorum…

Death Note’un konusu genel olarak Raito(Light) Yagami adlı çok zeki bir lise öğrencisinin, Ryuk denen bir Shinigami(Ölüm Meleği)’nin defterini(Death Note) bulup onun özel güçlerinden faydalanarak dünyayı kötülerden arındırmaya çalışmasını anlatıyor. Ama dünya çapında emniyet birimlerimlerini yöneten “L”, Raito’nun çabasının haksız tarafları olduğunu düşünüğü için Raito’nun peşine düşüyor ve işler iyice sarpa sarıyor.

Dizi iki üstün zekanın savaşını çok akıcı bir şekilde gözler önüne seriyor, izleyenleri kendine ve karakterlere bağlıyor. “İyi-kötü” ayrımının kesin çizgilerle ayrılamadığı olaylar örgüsü her bölümde yeni sürprizler sunuyor. Uzun lafın kısası ben çok beğendim ve herkese tavsiye ederim :)

Bir zamanlar Detective Conan diye bir anime daha vardı. Show TV’de. Hatta yanlış hatırlamıyorsam Slam Dunk‘tan sonra çıkıyordu (Show TV Anime Kuşağı :) ). Onda küçük bir çocuk beceriksiz bir dedektif olan amcasına yardım ediyordu. Her bölümü ayrı bir zevkti. Onun bölümlerine sahip bir arkadaş varsa ya da en azından Conan’ı hatırlayan bir akradaş varsa lütfen benimle temasa geçsin.

Sayanora…

Hırdaware

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Düşünüyorum da “hardware” kelimesi bizim “hırdavat” kelimesinden türemiş olabilir mi acaba? Biz aslında bu kelimeyi daha çok bilgisayar donanımı anlamında kullanıyoruz ama hırdavat daha öncelikli bir karşılık hardware için. Ben işi buraya kadar getirdim, artık yorumu filolog arkadaşlara bırakıyorum :) (Peki “software” ne o zaman???)

Rüyalar

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Selam,

Bu aralar film izlemenin dibine vurmuş durumdayım. 8 GB flash diskle (aslında 7,51 –gerçek boyut hiçbir zaman vaat edilen kadar olmaz-) internet cafeye gidip de cafe sahibinin inanılmaz film arşivini görünce benim gibi biri nasıl dayanabilirdi ki? Adamın o kadar fazla filmi var ki filmleri kategorilere göre ayırmak zorunda kalmış (Yarış filmleri, savaş filmleri, komedi, dram, dublajlı filmler vs…). Bu arşivi gördüğümde şoka girdim (ciddiyim). Kendime geldiğimde ilk yaptığım iş ağzımı kapatmak oldu :)

Her neyse… Square Enix isimli bir firmanın Final Fantasy adlı bir oyun serisi var. Yanlış hatırlamıyorsam şu an 15. bölümü piyasaya sürmek üzereler. Arada çıkan ek paketler bu 15′e dahil değil. Firma oyun sektöründe bu kadar başarılı olunca oyunun bir filminin yapılmasını istedi ve yaptı. Bilirsin, bu kaçınılmazdır. Güzel romanlar film olur, güzel filmler oyun olur ya da tam tersi; film-oyun-kitap şeytan üçgeninde yollar çift yönlüdür. Ancak bu tür yapımların başarılı olması çok nadir bir durumdur. Ama hala da yapıyorlar utanmadan :) Ben de engin hoşgörümü kullanarak maziye bir sünger çekip yani bir sayfa açtım ve Final Fantasy: The Spirits Within’e bir şans verdim. Sonuç olarak pişman oldum, bu kısmı hızlı geçeceğim. Ama filmde bir sahne vardı ki, daha doğrusu bir aygıt; beni tam şuramdan vurdu (omurilik soğanı :) ). Bu makine rüyaları kaydetmeye yarıyordu!

Japonlar bu fikirleri nerden bulurlar aklım almıyor. Yani tamam, herkes rüyalarını tekrar görebilmek için kaydetmek ister, istemiştir; “Ya böyle bir makine olsa keşke” demiştir. Ama adamlar biz daha hayal bile edemezken bunun tasarımını filan bile yapmış. Matrix’te adamların bağlantı yaptıkları koltuklara benziyor (bkz. dişçi koltuğu). Ama biraz daha değişik işte… Tabi bir insan Japon bile olsa had hudut biliyor ve rüyaları öyle kristal gibi berrak bir şekilde kaydettiremiyor alete (Herhalde onu ikinci filme saklamışlar :) ). Görüntü arada bir gidip geliyor, cızırtı vs. efektleri… ( Bu arada MS Word efendi bana “Yabancı dil kökenli ‘efekt’ yerine ’sesleme’, ‘etkileme’ kelimelerini kullanabilirsiniz” diyor. Thanks pal! )

Ama yine de keşke bende de olsa böyle bir makine. Keşke her sabah uyandığımda rüya görüp görmediğimi bile hatırlamıyor durumda olmasam. Anca rüyamda görebileceğim şeyleri kaydetsem, moralimin dip yaptığı zamanlarda elimde patlamış mısır, oturup film gibi izlesem. Hatta insanlar YouTube’da (gerçi hala kapalı bizim için ama…) rüyalarını paylaşsalar. Çok mu uçtum? Tamam, inişe geçiyorum…

En azından kaydedemesem bile bir rüyaya kaldığım yerden devam edebilmemi garanti eden bir sistem süper olurdu. Rüyada düşerken uyanıp bütün heyecanın yarıda kalması ne kadar sinir bozucuysa düşmeye istediğin zaman devam edebilmek de bir o kadar çılgınca bir şey olacaktır! Yani, sanırım… En azından mutlu sonla bitme potansiyeli olanları bitirebilseydik keşke.

Son olarak insan hafızası ve rüyalar arasındaki ilişki hakkında bir çift söz söyleyeceğim. Rüyalarda gördüğüm şeylerin gerçek hayatta edindiğim deneyimlerden bozma vizyonlar olduğuna kesin olarak inanabilirdim ama daha önce hiç görmediğim kişileri önce rüyada sonra da gerçek hayatta gördüğüm durumlar oluyor. Ya da rüyaların ileriye dönük bazı haberler verdiği de bir gerçek. Hatta bu yüzden “rüya tabiri” diye bir kavram var. Peki, rüyaların kaynağı ne? İnsan hafızasının vücutta nerede-nasıl saklandığını çok merak etmişimdir (bu arada bu konuda güzel kaynaklar varsa haberdar olmayı çok isterim). Ama insan hafızası bizim elimizde; anıları yaşayıp ondan sonra kaydediyoruz. Peki, rüyalar bize nereden geliyor? Rüya gördüğümüz esnada aslında gerçekten yattığımız yerde miyiz yoksa işin içinde metafizik bir durum mu var? Bu sorulara doğru ya da yanlış herhangi bir cevabın varsa lütfen benimle de paylaş…
Tamam, hepsi bu. Baya uzun bir yazı oldu farkındayım. Ama uzun bir aradan sonra böyle bir mevzu hakkında kısa yazmak kolay değildi. Görüşmek üzere.

Hızlı Yürümek ve Hızlı Yemek

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Ben çok hızlı yürürüm biliyor musunuz? Yani, mesela ne zaman bir arkadaşımla beraber bir yerden bir yere yürümeye karar versek, mehter takımı gibi iki ileri bir geri yaparım ki arkadaş arada soluklanmak için vakit bulsun.

Aslında çok iyi bir şey değil hızlı yürümek. “Ne var yani, atlı mı kovalıyor?” şeklinde yakınmalarla yaşamayı öğrenmeniz gerekiyor. Ya kovalamıyor atlı filan ama -ne bileyim- sanki bir şey var içimde beni hızlı yürümeye zorlayan. Acaba postacı filan mı olsaydım ya? Kemal Sunal’ın bununla ilgili bir filmi vardı sanırım…

Yavaş yürüyebilmeyi çok isterdim. Etrafımdakilere daha fazla dikkat edebilmeyi… Aslında bunu yapabiliyorum bazen ama en olmayacak zamanda: yağmur yağarken :)

Ayrıca sokaktaki diğer insanların arasından makas yapa yapa hızlıca geçmek de bir eğlencedir benim için. Özellikle NFS: Most Wanted soundtracklerinden birini dinliyorsam arada vites filan bile değiştirebilirim :)

“Normal” insanlarla yaşadığım bir başka senkron problemi ise yemek esnasında oluyor. Arkadaşlarım çok hızlı yemek yediğimi söylüyorlar. Hatta arada bir “Hocam, çiğnemeden yutma şu lokmaları, helvanı yeriz bak sonra, aman haa…” şeklinde hatırlatmalarda bulunuyorlar. Halbuki hızlı yemek yemek için –tıpkı hızlı yürümede de olduğu gibi- ekstra bir çaba sarf etmiyorum aslında. Lokmalar kendi kendine gidiyor.

Bence hızlı yürümek ve hızlı yemek biraz avantajlı da bir iş aslında. Zamandan acayip tasarruf ettiriyor bir kere :) Hem kilo vermek için de ideal. Hızlıca yiyip hemen kalkıyorsunuz, böylece (genelde) az yemiş oluyorsunuz. Sonra hızlı hızlı yürüyüp anında yakıyorsunuz yediklerinizi :) Daha güzel bir diyet programı var mı ya :) (Bu arada kibrit kutusu kadar yağsız peynir yiyerek kahvaltıyı nasıl hallediyorlar bir türlü anlamıyorum…)

Uzun lafın kısası hızlı yürüyerek ve hızlı yiyerek kendinize daha fazla vakit ayırabileceğinizi söyleyebilirim. Ne için mi vakit ayıracaksınız? Tabi ki daha fazla uyumak için :)

Project: Message Board

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

PHP ve MYSQL çalışmalarım tam gaz devam ediyor. Son projem olan “Project: Message Board” da artık “beta” olarak online hale geldi! Projeyi http://usame73.byethost12.com/board/ adresinden ziyaret edebilirsiniz.

Bu proje tıpkı bir mail sitesi gibi çalışıyor. İlk önce kendinize bir kullanıcı oluşturuyorsunuz. Sonra sisteme giriş yapıyorsunuz.

Menü panelinden “Mesaj Yaz” a tıklayıp yeni bir ileti oluşturabilirsiniz. Burada “Kime” yazan bölüme, mesajın iletilmesini istediğiniz kişinin “kullanıcı adı”nı yazmalısınız. Şimdilik her seferinde sadece bir kişiye mesaj yazabilirsiniz. Çoklu gönderme özelliği çok yakında eklenecek!

“Gelen Kutusu”ndan size gönderilen, “Giden Kutusu”ndan da sizin diğer kullanıcılara gönderdiğiniz mesajlara bakabilirsiniz. Listelenen mesajlardan silmek istediklerinizi, mesajların yanlarındaki kutuları işaretleyip “Sil” düğmesine basarak silebilirsiniz.

“Kullanıcı İşlemleri” kısmı “Şifre Değiştir”mek ve kişi listenizi düzenlemek için oluşturulmuş bir alt menüdür. “Kişi Ekle”ye tıklayarak kişi listenize eklemek istediğiniz kişinin kullanıcı adını ilgili alana yazıp, “Ekle” tuşuna basabilirsiniz. “Kişi Listesi” seçeneğini kullanarak listenizde bulunan kişileri görebilirsiniz. Kişi silme işlemi tıpkı mesaj silme işlemi gibidir. Eğer listenizdeki herhangi bir kişiye mesaj göndermek isterseniz, listeden ilgili kişinin kullanıcı adının bulunduğu satırdaki “kalem” simgesine tıklayabilirsiniz.

İşlemlerinizi tamamlayıp sistemi terk etmek istediğinizde ise “Çıkış” yazısını tıklamanız yeterlidir.

Bir sorunla karşılaşırsanız veya bir öneriniz varsa “Message Board” üzerinden “usame73” isimli kullanıcıya (bu ben oluyorum :) ) mesaj gönderebilirsiniz. İlginiz için teşekkür ederim.

Cif Adamlar

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Önemli Not: Yazı reklam amacı taşımamaktadır. Unilever’den herhangi bir ücret almıyorum. Ama keşke alsam…

Eski reklamlardan aklımda en çok yer edinenlerden birisi de bu “Cif Temizlik Ordusu (CTO)”nun piyade erleri olan “Cif adamlar”ın maceralarıdır (Bu arada hayret bir şey ya, MS Word 2007 “cif” kelimesini yazım denetiminde herhangi bir şekilde vurgulamıyor. Bu kavram bu kadar mı hayatın içinde?). Olayı kısaca hatırlatalım:

Evin hanımının başı evdeki “hayatta çıkmaz” kategorisinden bir kirle derttedir. Ama o da ne! Bankoda sessiz sedasız duran Cif kutusu bir anda parçalara ayrılır ve içinden –tahminen bir elli altmış kadar- küçücük adamlar çıkar ve olaya müdahale ederler. Leke tarih olunca da tekrar bir araya gelirler ve eski hallerine dönerler.

Bir kere fikir çok hoş: Sıkışınca anında yetişen, tamamen “Cif”ten yapılmış, sevimli mi sevimli adamlar… Ama madem bu kadar hayal gücünüz var, e o zaman bu elemanları neden sadece temizlik sektörüyle sınırlıyorsunuz ki? Mesela ben çağırınca cebe sığabilecek bir ürünün içinden çıksın bu arkadaşlar. Sırtım mı kaşındı? Hemen “seni seçtim cif ordusu” derim. Elemanlar koordinatları alır, gerekli bölgeye anında intikal eder, “biraz sağa, azıcık sola, hah orası!” filan diye diye rahatlarım.

Hem bunları “upgrade” etme imkânımız filan da olsun mesela. O zaman olay tamamen “Lemmings” denen oyuna dönecek. Yani her biri belli bir iş üzerinde uzmanlaşabilsin. Mesela birisi suç psikolojisi ödevlerimi yapsın. Bir diğeri yarınki sosyoloji dersiyle ilgili konuları kitaptan okusun, aynalı bir özet çıkarsın… Hayali bile çok güzel ya :)

Ya da madem illa ki temizlik işleri yapacaklarsa bir düzine alayım da benim dolaba bir girişsinler ya. Kaptan Custo gelse bulamaz geçenlerde kaybettiğim tırnak makasını. Dolabın derinliklerinde bir yerlerde olduğuna eminim ama içeriye doğru fazla açılamadığımdan bulamıyorum bir türlü.

Yoksa bunlar dünyayı ele geçirmek isteyen uzaylılar olmasın! Önce dünyanın her yerine yayılıp insanları kendilerine bağımlı hale getirecekler, sonra da imparatorlarına (Por-Çöz gibi bir şey olur büyük ihtimalle :) ) fetih haberinin verip terfi edeceklerdir (Kosla Oksi-Action olurlar herhalde :) ).

Ya da diğer pek çok dâhiyane reklam projesi gibi unutulup gidecekler ve ancak bunun gibi mizah yazılarında anılacaklar. Koca bir “Cif” imparatorluğunun kaderi bizim elimizde arkadaşlar. Arada bir de olsa hatırlayalım bu garipleri.

Önemli Nota Ek Not: Abi bu kadar anlattık işte parayı verin artık canım. Cık cık cık, insaf ya…

Hayvan Tahmin Eden Oyun

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

OpenGL’den sonra php ve mysql’e de merak salan bu kardeşiniz bir oyun daha yaptı!!! Olimpiyat zamanları pointer tree ödevi olarak verdiğimiz bu basit ama “öğrenerek büyüyen” oyunu php ve mysql ile tekrar yazdım. Oyunu http://usame73.byethost12.com adresinden oynayabilirsiniz.

Yapmanız gereken aklınızdan bir hayvan tutup sorulan sorulara cevap vermek. Eğer uygulama tuttuğunuz hayvanı bilemezse size hangi hayvanı tuttuğunuzu ve tuttuğunuz hayvanda olup da onun tahmininde olmayan bir özelliği soruyor. Mesela tuttuğunuz hayvan “devekuşu” ama uygulamanın tahmini ise “penguen”. Yapmanız gereken “penguen mi?” sorusuna “Hayır” cevabını verip gelen sayfada birinci kutuya “devekusu”, ikincisine de mesela “hızlı kosar” yazıp göndermek. Cevapları verdikten sonra tuttuğunuz hayvan veritabanına ekleniyor. Böylece program sizin sayenizde bir hayvan daha “öğrenmiş” ve “büyümüş” oluyor.

NOT: Türkçe karakterler problemli. Lütfen onun yerine İlgilizce karakterleri kullanmaya çalışın.

Günün Sözü

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Yerli malı, yurdun malı, “Made in China” olmamalı…

Oyun Yaptım!!!

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Evet, en sonunda ben de bir oyun yaptım. Project SpaceRover isimli bu dandik mi dandik oyunu http://komiksite.freeservers.com/ adresindeki Project SpaceRover yazan linke tıklayarak indirebilirsiniz.

Oyun hala yapım aşamasında ama uğraşacak vaktim olmadığından sürekli öyle kalacak gibi görünüyor. Oyunu yapmak için C++ ve OpenGL/GLUT kullandım. İlgili arkadaşlara bunları tavsiye edebilirim. Kaynak kodunu isteyenlere kapım sonuna kadar açık.

Çayyaş

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Serdar Tunçer’in geçenlerde okulumuzda yaptığı sohbet havasında geçen şiir dinletisinden benim payıma düşen en önemli şey bu “çayyaş” kavramı oldu. Daha önceki kısa bir yazıda çay için “synergy drink” demiştik hatırlarsanız. Bu da ya “Penguen”de ya da “Uykusuz”da rastladığım bir ifadeydi aslında.

Öğrenciler arasında çayın önemi çok büyüktür. Bir kere çay ucuzdur. İlla bir şey ısmarlanacaksa çok iyi bir kaçamak noktasıdır. Ama -yanlış anlaşılmasın- ucuz olmasına rağmen çok da lezzetlidir. Performans (yani keyif) / Fiyat oranı çoğu içeceğe göre yüksektir. Bu oranda çayı yakalayabilecek tek içecek oralet olsa gerek :)

Öğrenci için bir diğer unsur da çayın muhabbeti açmasıdır. Çay içen insanın dili otonom olarak çalışmaya başlar. Ben bazı çaylı muhabbetlerden sonra kendi kendime “Bu kadar şeyi nasıl birleştirdim de anlattım ya?” diye sormuşumdur :)

Baba mesleğiyle ilgili olduğundan da olabilir, ben çayı çok hızlı içerim. Ama tavsiye etmiyorum kesinlikle. Çünkü çay içerken önemli olan “quantity” değil “quality”dir. Yani illa demliğin yarısına ben çökeyim diye uğraşırsanız, “Senin ağzın teneke kaplı galiba!” diye garip protestolarla karşılaşırsınız. Yaşadım, oradan biliyorum…

Bir de şeker meselesi var. Şeker gerçekten bir meseledir çay için. Kimisi gerçek çay tiryakilerinin çayı şekersiz içtiğini söyler. Kimisi ise tatsız çayın çay olmadığını savunur ve buna “Halk çay için değil çay halk için” diye cevap verir. Şeker siyasi bir krizdir anlayacağınız. Şekeri azaltmak isteyenler için ise çok pratik bir çözüm var: Miktarı giderek azaltmak. Yani her içişinizde bir öncekine göre bir “gıdım” daha az şeker atacaksınız. Ama artistlik olsun diye çayı şekersiz içmek isteyenlere bu yöntem fayda etmeyecektir çünkü yönteme göre çok çok az şekerli çay ile şekersiz çay arasında büyük bir fark vardır: “Çok çok az şeker” :)

Şeker meselesini bırakmaya pek niyetim yok. Bildiğim kadarıyla Erzurum civarında “kıtlama” diye bir metot var. Buna göre çok büyük bir şeker parçası, her yudumda bir kısmı ısırılarak tüketiliyor. Yani bir çaydan içiyorsunuz bir şekerden ısırıyorsunuz, bir ondan bir ondan… diye gider böyle işte. Aslında öğrenci pikniklerinde şekerin okulda unutulması durumunda çayı çikolata yiyerek içmek de bu yöntemden esinlenerek bulunmuş bir çözüm olabilir :)

Çayı karıştırmanın bile bin türlü yolu vardır ama iki tanesi aralarında en popüler olanlarıdır. Bunlardan birisi –hepimizin çok iyi bildiği- saat yönünde veya ters yönde kaşığı hareket ettirmekten ibarettir. Tamam, bunun pek ilginç bir tarafı yok kabul ediyorum. Diğeri ise ilk defa çocukken gördüğüm ve bana çok garip gelen bir yöntem. Yalnız bu sadece küp şekerde işe yarar, baştan söyleyeyim: Kaşıkla şekeri ezmek. Bu yöntem bilgisayar bilimindeki böl ve yönet (divide & conquer) tekniğine benziyor. Önce şekeri kaşığın sivri tarafıyla ezerek iki parçaya ayırıyoruz. Sonra bu iki parçayı da aynı şekilde ikişer parçaya ayırıyoruz… En son mitoz geçirtip toz şeker haline getirdiğimiz şekerimizi birinci yönteme benzer bir şekilde karıştırıp çözüyoruz. Nasıl ama? :)

Çayın bu kadar güzelliğinden bahsettikten sonra madalyonun diğer yüzüne de bir bakalım istiyorum. Arkadaşlar, çok fazla çay tüketimi insan vücudunda demir eksikliğine sebep oluyormuş… Ne? Anlamadım ne dediniz? Atın ölümü arpadan mı olsun? Olsun valla ya! :)

Yemek Mecburi

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Bazı faaliyetlerden dolayı (php ve mysql öğrenme çalışmaları vs.) blogu 10 gündür ihmal ediyorum farkındayım ama nasip bu zamanaymış demek ki. Bu yazıda aslında bir dama kuralı olan “yemek mecburi”yi işleyeceğiz.

Bazı anlar olur, hiç istemediğiniz bir şeyi illa ki yapmak zorunda kalırsınız ve bu iş genelde sizin aleyhinizdedir. İlk akla gelen soru “Niye ki ya?” olur böyle durumlarda. “Yemiyorum kardeşim, zorla mı?” diyecek olursunuz ama maalesef “zorla”dır.

Aslında bu kural sadece dama için değil hayatın çoğu kısmı için geçerli. Belli kurallara göre yaşamak/çalışmak zorunda olanlar için artık “yemek mecburi” kuralı bir yerden sonra déjavu haline gelir. “Aaa, bu taşı daha önce de yemek zorunda kalmıştım sanki!” derler durup durup.

Ama bu durumdan sıyrılmanın yolları da var. Dama masasını dağıtmak, kurallara karşı koymak, düzene düzensizlikle düzen vermeye çalışmak gibi.

Tabi yersen…

Hipokrat Yemini

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Doktor olmak için bir yemin var biliyorsunuz. İlk başta böyle bir yemin olsun diye düşünmüş bir arkadaş, adı Hipokrat’tır (Hipokrates muhtemelen). O yüzden bu yemine onun adını vermişler. O gün bu gündür biz, tıp okumayan insanlar için bir sır olan bu yemini birazdan ifşa edeceğim.

İşte yeminin orijinal metni, arz ederim:

- Mesleki kariyerim boyunca çivi yazısı yazacağıma,

- Boynum ağrıyor diye gelene “Aferin Sinüzit” yazıp postalayacağıma,

- Arabayı çok temiz kullanacağıma,

- İlaç firmalarının promosyon ürünlerinden başka bir şey kullanmayacağıma,

- Fakültede “anatomi atlası”na verdiğim parayı sır gibi saklayacağıma,

- Kadavralara yaptığımız ders dışı işkenceleri meslektaşlarımdan başkasıyla paylaşmayacağıma,

- Bu yemini herhangi bir şekilde ifşa edeni yaşatmayacağıma and içerim!

Yazar bu kısımda ölmüştür…

Google

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73
Google için bir tanım yapmak gerekirse en güzeli bu bence:

Google: One site to search them all :)

Orijinal alıntı: Lors Of The Rings: “One ring to rule them all”

“Busy”ness

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Gecen gece başımı yastığa koyduğumda fark ettim ki -ben geceleri çok şey fark ederim :)- İngilizcede iş manasına gelen “business” kelimesi aslında “busy”, yani meşgul kelimesinden türemiştir. Yani aslında dünya işleri sadece bir meşgaleden ibarettir. Sonra aklıma Yunus Emre’nin şu sözü geldi:

Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan…

… ve son olarak kendim için çok küçük ama dünya için çok büyük bir keşif yapmanın dayanılmaz hafifliğiyle(!) derin bir uykuya daldım…

İttihatçı mısın, değil misin?

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

İttihatçılar henüz sadece masonik bir örgüt iken, yani henüz başa geçmemişken birinin ittihatçı olup olmadığını anlamak için (o zamanlar üyelerin hiçbiri birbirini bilmiyormuş) çok ilginç bir yöntem geliştirmişler.

Bu yönteme göre bir diyalog sırasıyla “mim, ayn, ye ve nun” harfleriyle başlayan cümlelerden oluşmalı. Mesela:

- Merhaba, güzel bir gün öyle değil mi?

- Aynen öyle.

- Yiyecek bir şey var mı sende?

- Ne gezer…

… gibi.

Bize bu bilgiyi aktardığından dolayı Mustafa Müjdeci Hocamıza teşekkür ederiz.

Çevrimdışı Hayat

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Can çekişen internet bağlantım yüzünden offline işlemlere yoğunlaştım bu aralar. Can damarlarının ana arteri internet olan bir insan çevrimdışı kalınca kafayı yiyor tamamen. Arkadaşlarıyla Tsubasa’nın eski bölümlerini izliyor. Pikselleri çok net seçilen retro oyunlar oynuyor. GBA ya NES e filan sarıp, hâlihazırda bulunan romları beşer onar defa bitiriyor. Utanmadan bir de tam çözüm taslakları filan hazırlıyor.

Her şey bilgisayar değil tabi (Bunu söylediğime inanamıyorum!). Evet, hayatta hava, su, bilgisayar gibi sosyalleşmek de önemli bir ihtiyaç. Arkadaşlarıyla sinemaya filan gidiyor. Dışarıda yemek yiyor. Müzik dinliyor. İngilizcesini geliştiriyor, başkalarına anlatmaya çalışıyor. Araştırmalar yapıyor (kütüphaneden tabi, internet yok ki google’dan olsun); “barkod” gibi gündelik hayatta çok kullanılan ama açıklaması çok basit sistemler hakkında kafa yoruyor.

İnternetteki sosyal ağların ne kadar yapay olduğunu fark ediyor ve en yakın internet cafeden Facebook hesabını iptal ediyor. Flashdisk ya da telefonun hatırlatma hafızası yerine elinin ayasını kullanıyor. Tabi bu bir süre sonra insan bünyesinde uyuşmalara neden oluyor (Mürekkebin deriden içeri alındığını fark ediyor, alerji sahibi oluyor).

E-kitap okuyor. Devleti kâğıt masrafından kurtarıyor. Gözlerini bozuyor. Hipermetroptan kurtarıp kendini miyobiyete teslim ediyor. Ama baya karikatür ezberliyor. Yiğit Özgür ve Selçuk Erdem külliyatını hatmediyor :)

Geceleri mp3 çalarından bbclearningenglish.com’dan indirdiği yeni “People and Places” bölümünü dinliyor ama hiçbir zaman sonunu getiremiyor, her seferinde uyuyakalıyor :)

Hiç olmadı bu yazıları yazıyor. Kendini rahatlamış ve huzurlu hissediyor. Gerçi bunu size sunmak için internet lazım ama insan sunarken değil yazarken kendini keşfediyor. Bu yazıyı da burada bitiriyor…

Dinazor İşi Araştırma

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Teknoloji sayesinde araştırmalarımızı çabucak tamamlayabiliyor, merakımızı en kısa sürede doyurabiliyoruz. Eskiden olsa, bir kavram veya bir konu hakkında bilgi edinebilmek için ya kütüphaneye giderdik ya da evimizdeki imkânlardan yararlanırdık (sözlük, ansiklopedi gibi).

Peki, acaba eski yöntemlerin yeni metotlara göre hiç mi güzel yanı yok? Bence kitaplardan araştırmanın öyle bir tarafı var ki “teknolojik” nimetlerin pabucunu dama atıyor. Nedir?

Kendimizi ansiklopediden bir şey araştırırken düşünelim. Araştıracağımız şey “Pasteur” (Pastör) olsun. Evimizdeki Britannica’ların “P” cildini aldık ve ortasından açtık. Bazen aradığımızı direkt tutturduğumuz da olur ama bu en son istediğimiz şey. Bunun olmaması için önceden çok çalıştık, baya idman yaptık :)

“Pas…”a doğru giderken gözümüze “Pelikan” takıldı. Hep merak etmiştik eskiden pelikanların nasıl hayvanlar olduğunu. “Pasteur”e nasıl olsa bakarız, “Pelikan”a bir bakalım önce… Sonra “Pas…”dan “Pe…”ye yol almaya başladık ama biraz fazla gitmişiz, “Pi”ye geldik. Bu gizemli sayı için de biraz vakit ayırmaya karar verdik, okuyalım bakalım dedik. Ama “Pelikan” ve “Pasteur”ü unutmak istemiyoruz. Bu yüzden onları ansiklopedinin kapağında boş bir yere yazdık.

…Sonra bir de “Portekiz”e bakalım istedik ama “Pasifik Okyanusu”nu da unutmak istemediğimiz için kapağa geri dönüp listeye onu da eklemek için kalemi elimize aldık… Ama o da ne? Kapakta yer kalmamış…

Sonunda aklımıza gelen “her şey” hakkında “bir şey” öğrenmiş bir vaziyette “Pasteur”e geri döndük ama fark ettik ki bu yolculukta o kadar şey öğrendik ki “Pasteur”e elimizi öptürecek kadar âlim biri olup çıktık. Neyse onu da okuyalım da yatalım artık, gece olmuş. Bırakın bazıları sadece “Pasteur” ile yetinsin. İyi geceler…

Nasıl Lazca Konuşulur

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Giriş

A: Haçan ondan sonra dedum çi, pak pirader, dedum. Pi daa yamuk yaparsan baa, pi yumruk atacağum saa. Nasul, eyi demiş miyum?

B: Helal olsun abi saa. Çok eyi demişsun. Öyle değil mi uşağum?

C: He he, evet. Güzel olmuş. ???

Hiç bu duruma düştüğünüz oldu mu? Size gereken “Nasıl Lazca Konuşulur”

Bölüm 1 – Sesin Hazırlanması

Lazca, gür sesle konuşulan bir dildir. Bunun sebepleri arasında Karadeniz insanının çok çay tüketmesi, iklimin yağışlı olması, dağların denize göre konumu, oksijen oranı yüksek deniz havası gibi faktörler vardır.

Sesinizi Lazca konuşmaya hazırlamak için iki porsiyon kara lahana yiyebilirsiniz.

Bölüm 2 – Sıkça Kullanılan Kelimeler

Laz dilinde en sık kullanılan kelimeler; uşağum, da, haçan ve uyy kelimeleridir.

Önce izahı en kolay olan “uşağum” ile başlayalım. “Uşağum” kelimesi aslında “benim erkek evladım” anlamına gelir. Ama halk arasında “oğlum, adamım, birader” gibi anlamlarda kullanılır.

“Uyy”, aman veya ay ünlemleri yerinde kullanılır. Yeteri kadar açık olduğunu düşünüyoruz.

Da ve haçan kelimelerinin tam bir karşılığı bulunamamıştır. Karadeniz insanı bölgesindeki bol oksijeni tüketmek için bu iki dolgu kelimesini üretmeyi akıl etmiştir. Aşağıdaki örneği inceleyin:

“Bu kedi neden burada?” -> “Uyy, uşağum. Haçan pu kedi ne halt yemeye purayadur da!”

Örnekten de anlaşılacağı gibi bu iki kelime istenilen her cümleye eklenebilme özelliğine sahip olup cümleye ahenk ve coşku katan unsurlardır. Lazcayı Lazca yapan bu iki kelimedir denilebilir.

Bölüm 3 – Sıkça Kullanılan Kalıplar

Laz dilinde çok sayıda ilginç kalıp bulunmaktadır ancak bunlardan iki tanesi diğerlerine göre oldukça sık kullanılır.

Bunlardan birincisi “hamsi kafalu” kalıbıdır. Bu kalıp, muhatabı küçük düşürmek için söylenir. Söyleyen kişi, karşısındakinin beyninin boyutuyla ilgili şüphelerinin olduğunu belirtmek için kullanır. İsterseniz buna göre daha kullanışlı olan diğer kalıptan, yani “ha uşağum ha” kalıbından bahsedelim.

Karadeniz insanının çok hareketli bir yapısı vardır. Bu sebeple Karadenizliler günün ortalama %73’ünü eğlenerek, mutlu ve coşkulu bir şekilde geçirirler. İşte bu moddayken coşkularını “ha uşağum ha” kalıbıyla belirtirler. Bu arada anti parantez belirtelim; bu kalıbın Orta Anadolu’ya doğru gidildikçe “tey tey” şekline dönüştüğünü görüyoruz.

Bölüm 4 – Noktalama ve İmlâ

Laz dilinin noktalama kuralları henüz çözülememiştir fakat bu konudaki çalışmalar tüm hızıyla devam etmektedir. Sadece bir madde üzerinde oy birliği sağlanmıştır o da şudur: Karadeniz insanının tez canlılığından, coşkusundan dolayı Lazcada neredeyse bütün cümleler ünlem işaretiyle (!) biter. Elimizdeki tek sistematik gerçek maalesef -şimdilik- budur.

Laz dilinde imlâ diye bir kavram yoktur. Bunun sebebi Karadeniz bölgesinde çok fazla yörenin bulunması ve sonuç olarak çok fazla şivenin konuşulmasıdır. Bugün yazılışını çok iyi bildiğinizi düşündüğünüz bir kelime yarın çok farklı bir şekilde karşınıza çıkabilir.

Bölüm 5 – Zamanlar

Aslında Laz dilinde İngilizcedeki kadar fazla “tense” vardır ancak burada sadece bizim anlayabileceğimiz zamanları inceleyeceğiz. Lazca sondan eklemeli bir dil olduğundan zaman ekleri kelimelerin sonuna eklenir. Aşağıdaki örnekleri inceleyin:

Buradadır -> Purayadur

Geliyorum -> Celiyrum

Gitmiştim -> Citmiş idim

Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için lütfen aşağıdaki bölümü de inceleyin.

Bölüm 6 – Harf Dönüşümleri

Lazcada bazı harfler birebir esasına dayalı dönüşümlerle tahmin edilebilir. Örnek olarak şu dönüşümleri gösterebiliriz:

Dönüşüm Cümle içinde kullanım şekli

G -> C Pu akşam Ankara’ya cideceğum.

B -> P Uyy, hava puz gibu da!

D -> T Toksan arti içi yüz on eşittur eksi yirmu eder, uyy yok, kariştirdum da.

Sonuç

Artık nasıl Lazca koşulacağını biliyorsunuz. Pratik yapmayı ihmal etmeyin ki diliniz daha da gelişsin.

C: Pek eyi demişsun pey paba. Pi tane de çakaydun ağzinin ortasina daa. Pöylelerini sallanduraçaksun köyün meydanunda, pak cör, bi daa yapay mi?

A & B: Uyy…

Grev

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

XYZtv 19.08 ana haber bülteninden merhaba,

Son dakika haberleriyle başlayalım.

Ankara gölbaşında öğrenci olarak yaşayan ü.ç.(18) isyan etti. Yazdığı maillere cevap alamayan ü.ç.(hala 18) “Yorum yok, eğitim şart” dese de açıkça bir greve girdiği gözlerden kaçmadı. Bundan sonra başka mail yazmayacağı düşünülen ü.ç.(3, yok 18) tüm telefon, facebook, del.icio.us, msn, yonja :) vs. bağlantılarını iptal etti. Açlık grevi yapmayı deneyen ancak dayanamayan :) ü.ç.(on sekiz) onun yerine satranç oynama eylemine girdi. Yaptığı eylemin kurallarını soran muhabirimize son derce çaresizce bakan ü.ç. (eighteen) “arkadaşlarımdan herhangi biri adamakıllı bir mail yazana kadar satranç oynayacağım” diyerek bizi de üzdü.

Şimdi de hava ve yol durumu.

Ankara – Konya yolunun 5. kilometresinde yoğun kar yağışı dolayısıyla trafik felç oldu. Satranç eylemine ara verirken yakaladığımız ü.ç.(dix-huit) “Ahanda, bir bu eksikti!” şeklinde konuştu.

Yazmak…

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Yazı yazmak için Word’ü açtığımda bazen kendimi bir garip hissediyorum. Eskiden yazılarımı (yayınlamazdım internette ama yine de yazardım) Notepad’de yazardım. Şimdi Word kullanıyorum ama sanki Notepad’i aldatıyormuşum gibi hissediyorum :)

Kâğıda yazmak veya bilgisayarda yazmak kesinlikle çok farklı şeyler. Ben kâğıda yazmaktan çok hoşlanmıyorum. İlkokuldan beri yazım çok okunaksızdır çünkü. İlkokula giderken hem sınıf öğretmenimden hem de annemden baya fırça yedim ama –şimdi üniversiteli oldum ve- durum hala aynı. Geçenlerde bir hocam da “Oğlum, biraz daha okunaklı yazsana!” diye ikaz edince ona bunun değişmez bir durum olduğunu izah etmekte baya zorlandım. Az kalsın 10 puanım pisipisine gidiyordu ya…

Ama kâğıda yazmanın kendine has güzellikleri de yok değil. El yazısı parmak izi gibidir. Sizden bir şeyler taşır içinde. Sevdiğiniz birine mektup yazmak, e-mail yazmaktan daha özeldir. Yazınız sizden bir parça taşır ve bazen o anki ruh halinizi bile ele verir.

Yazım okunaksızdır dedim de aklıma geldi; doktorların yazıları da öyledir. “Eczacılık fakültesi sırf doktorların yazılarının okunabilmesi için kurulmuştur. O aslında bir intikam çeşididir. Ben 35 sene okudum al sen de bunu oku” – Cem Yılmaz, Bir Tat Bir Doku (3 galiba)

Yazı yazmak kimileri için bir tutkudur. Yazı yazmadan duramayan insanlar var gerçekten. Her günü için günlüğüne bir şeyler yazabilen insanlara çok imrenirim. Hem üşenmeden her gün yazarlar hem de “acaba ne yazsam” diye bir sıkıntıları hiçbir zaman olmaz, sürekli yazabilecek durumdadırlar. (bkz. stand-by)

Ben bu blog’un sadece bir iki kişi tarafından okunduğunun farkındayım. Ama gün gelecek bu yazılar gerçekten çok kıymetli olacak benim için. Bu blog’u en çok ziyaret eden kişi şüphesiz benim. Bazen “Ya ben geçen ay ne yazmıştım” diye düşünürüm de açar okurum.

Bence siz de bugün bir blog oluşturun kendinize ve yazın. Hatta benden size bir kıyak; blog’unuzun adresini bildirin, ücretsiz reklamını yapalım. Yeter ki yazın… Ben daha ne yapayım artık :)

Captain Tsubasa

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Retro gaming dünyayı kasıp kavuruyor. Grafikleri mükemmele yakın, aşırı derecede kaynak sömüren, hiçbir sistemi yeterli görmeyen oyunlara inat, şuan tedavülden kalkmış konsollardaki oyun keyfini hala arayan insanların sayısı hiç de az değil. Yepyeni PSP’sinde Kontra oynayanlardan tutun Vista Aero puanı 4 küsür olan laptopunda Mario oynayanlara kadar insanların oluşturduğu bu grubu üreticiler de görmezden gelmiyor. (bkz. GPX2000)

Bu eski konsollardan en çok bilineni de bizim “Atari” dediğimiz, internette adı NES (Nintendo Entertainment System) olarak geçen sistem şüphesiz. Bu sistemin şimdiki konsollar gibi 10-15 tane tuşu yok. A var, B var, yön tuşları var ve start ile select… Hepsi bu. Yani topu topu iki tane fonksiyon tuşuyla oynanacak şekilde hazırlanmış olan mükemmel oyunlardan bahsediyoruz.

Bu oyunlardan öyle birisi var ki, hem TV’deki çizgi film serisi hem de “atari”deki oyunuyla ailemizden bir fert haline geldi. Bu oyun “Captain Tsubasa”dır arkadaşlar. Sabah işe gidecekmiş gibi saat 8:00’de kalkıp soluksuz izlediğimiz bu kardeşimizin oyunu da son derece iyi hazırlanmış ve seriyi takip edenleri tatmin edecek kadar kaliteli bir oyundu. Birkaç gün önce internette gezerken bu oyunun romunu buldum ve oyunu şu an neredeyse bitirmek üzereyim. Çevremdeki insanlar da PES’i, FIFA’yı filan bıraktılar, benim ekranıma kilitlendiler resmen.

Bu oyun anlatılmaz, yaşanır arkadaşlar. Oyunu anlatmak istemiyorum ki hiç oynamamış olan arkadaşlar hem heyecanlansınlar hem de oyundan daha fazla keyif alsınlar. Zaten bilen bilir. Onlara bir diyeceğim yok…

Bu aralar “Goal 3”ü arıyorum. Bulursam onun hakkında da diyeceklerim var. Elinde bu süper oyunun romu olan varsa lütfen bu yazıya yorum yaparak benimle temasa geçsin. İyi retrolar…

Mahalle Maçları Kural Kitabı

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Mahalle maçları çocukluğumuzun vazgeçilmezlerindendi değil mi? Bu yazıda mahalle maçlarında bulunup da normal futbolda bulunmayan bazı unsurlara değineceğim, yani onu özel kılan unsurlara.

Adam seçme işlemi gerçekten çok zorlu bir süreçtir. İki takım kaptanından hangisinin adam seçmeye diğerinden önce başlayacağını belirlemek için bazı metotlar vardır. Mesela adımlama metodu geldi şimdi aklıma. Adımlama, iki kaptanın birbirinden birkaç metre uzaklaşmalarıyla başlar. Sırayla adımlar atılır, bazı adımlar yarımdır. Diğerinin ayağına basan ilk adamı seçme hakkını kazanır.

Kalelerin boyunu belirlemek için imperial bir birim olan feet (ayak) kullanılır. Yani standart olmasa da 7 ayak, 9 ayak gibi ifadelerle ayarlanır. Bot veya terlik işin raconunu bozan unsurlardır, sorun çıkarırlar.

Takımlar ve kalenin boyu belirlendikten sonra kaleye geçme sırasının oluşturulmasına gelir sıra. Bu sorun için en genel-geçer çözüm “uyanıklık katsayısına” dayalı olan bir sistemdir. Takımdan birinin “Sonum!” demesiyle start alan sistem “Sondan bir, sondan iki…” şeklinde ilerler ve en son bir kişide patlar. O da mecburen kaleye geçer, yazık… Ancak şunu da belirtmeliyiz ki son olmak ve sondan bir olmak arasında herhangi bir fark görünmese de mahalle maçı terminolojisinde bu iki kavram birbirinden tamamen farklı şeylerdir.

Topun herhangi bir yere kaçması durumunda topu “atan alır”. Çok da adil bir sistemdir ama bazı durumlarda tam bir ortaklık kurulamaz. Mesela birisi topa vurur ama top başka birine çarpıp bir balkona gider. Bu durumda olayla ilgili şahısların sosyal statülerine göre topu kimin alacağı belirlenir.

Bir kelci topu tutmuştur ama rakip forvet kalecinin dibinde durup degaja karışmak istemektedir. Kaleci topu yerde üç kere sektirirse rakip forvet açılmak zorundadır. Evet, bu baya garip bir kural, kabul ediyorum.

En klasik kuralların başında tabi ki “üç korner = bir penaltı” eşitliği gelir. Matematiksel bir aksiyom (kabul) haline gelen bu eşitlik artık yasalaşmış, kült bir kuraldır.

Frikik atan oyuncu ve barajın arasındaki mesafenin belirlenmesi için ise topun bulunduğu yerden barajın bulunması gereken yere doğru önce uzun bir sıçrayış yapılır –çünkü genelde ölçümü yapan şahıs frikiği atacak olan kişidir-. Sonra üç adım daha atılır. Varılan yer barajın durması gereken yerdir. Penaltı noktasının kaleye mesafesi de aynı yöntemle belirlenir. Ama mahalleye göre adım sayısı 6-9 arası değişir.

Futbol -en azından mahallelerde- “erkek oyunu” sayıldığından bazen çok sert vuruşlar kalecilerin kaşında, gözünde hasarlara sebebiyet verebilir. Buna karşın Kaleci Haklarını Koruma Derneği (KHKD) kural kitabına “Abanmak yok!” şeklinde bir madde ekletmeyi başarmıştır. Bu kuralın merhum cumhurbaşkanımız Turgut Özal zamanında yürürlüğe girdiği rivayet edilir.

Mahalle maçlarında kaleyi sadece iki tane taş temsil ettiğinden kalenin yüksekliği her zaman tartışılır. Bazı görüşler kale yüksekliğinin kalecinin zıplayabildiği yere kadar olduğunu söylese de kalecilerin yerden milim bile ayrılmadan “Bak, oraya zıplayamıyorum” demeleri böyle şeylerin iyi niyet kapsamından çıkmasına sebep olmuştur. O yüzden taraflar genellikle aşırtma gol atmayı pek tercih etmezler.

Mahalle maçlarında çok farklı oyuncu çeşitleri vardır. Bunlardan en çok bilineni kaleci-oyuncudur. Kaleci-oyuncu, eksik adamla oynayan tarafın kalecisine istediği yere kadar top sürme hakkı tanıyan bir kavramdır. Zira NŞA’da kaleciler belli bir alandan çıkamazlar. Ancak kritik zamanlarda kornerlere iştirak edebilir, hatta gol atarlarsa kahraman olarak anılırlar.

Bir diğer oyuncu tipi gizli forvettir. Aslında bazen ataklara katılan bir defans oyuncusudur ama kabiliyetli biriyse gerçek mevkii gizli forvettir. Süper kahraman ismine benzer. Flash Gordon gibi mesela. Neden bilmiyorum ama aklıma ilk o geldi. Süpermen’den çok hazzetmiyorum.

Takımda oynayan çok küçük yaştaki oyunculara fasülye, fındık-fıstık gibi lakaplar takılır. Bu adam istediği yerde topa elle müdahale edebilir, istediğine faul yapabilir… Ayrıca bazı dokunulmazlık hakları bile vardır. Maksat; o da maç yapmış olsun, yazık…

Bazen tek bir mahalleden takım toplamak mümkün olmayabilir. Bu durumda 2+1 yabancı kuralı devreye girer. +1 herhangi aşırı esmer bir oyuncudur. Arkadaşlar arasında “Arap” olarak çağırılır. Ama Türk hoşgörüsüne bakın ki “Arap”lar beyazlardan daha önce gelirler. Bu da Avrupa’daki mahallelere örnek olsun.

“Kaleden kaleye gol olmaz”, olsa da “saylanmaz”, saylansa da çok da kafaya takılmaz. Ne bu ya? Öyle degajlan filan gol mü olur?! Cık cık cık…

Mahalle maçları hala devletten gereken desteği göremediği için sokaklarda yapılır. Peki ya maçın ortasında araba geçerse? Böyle bir durumda oyun durur. Araba geçer gider. Herkes tekrar eski yerine geçer. Ama bu olay genellikle “Sen az daha gerideydin” gibi söylemlerle uzar da uzar…

Penaltı atılacak olması durumunda penaltıyı atacak kişinin, rakip kaleciyi hakkın rahmetine kavuşturması muhtemel ise kaleye aynı takımdan başka biri geçer. Bu kuralın penaltı atan tarafa bakan bir yönü de vardır. Penaltı arka araya iki kez atılır ve herhangi birinin gol olması durumunda sevinmesi gereken taraf olayı genellikle abartırken diğer taraf ise yasa boğulur.

Benden bu kadar. Aklınıza gelen kuralları lütfen paylaşın…

TV’de ilk kez!

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Bugün kendiniz için bir şey yapın ve şunu deneyin:

Televizyonunuzu kapatın ve boş ekrana, aynaya bakıyormuş gibi bakın. İnsan beyni karanlığı anlamlandırmaya çalışır. Siz de karanlık ekranda yüzünüzün yansımasını anlamlandırmaya çalışın. Yani mesela yüzünüze doğru ama sanki daha uzaktaki bir şeye bakıyormuş gibi yapın. Yüzünüzün şekil değiştirdiğini göreceksiniz. Bu aynen bir bulut kümesine bakıp onu bir şeye benzetmeye çalışmaya benzer.

Yüzünüz gelecekte kendinizi nasıl görmek istediğinize göre bir şekil alacaktır. Ya da en güzel anılarınızdaki sizi size gösterecektir. Hayal gücünüzü yoğunlaştırın ve sevdiklerinizi de ekrana eklemeye çalışın. Yüzünüzün etrafına o yüzleri ekleyin.

Şimdi sıra sevmediklerinizde… Hadi, mızıkçılık yapmayın. Onlar da olmalı ekranda, daha çok köşelerde toplansalar da, ekranın ortasındaki size çok uzak olsalar da. Yoksa yüzünüzün çevresi boş kalırdı. Sevdikleriniz, sevmedikleriniz yüzünden oradalar. Şimdi biraz daha uğraşın ve köşelerdeki yüzleri kendinize doğru yaklaştırın. Bırakın sevdiklerinizin arasında kaybolsunlar.

İşte bu kadar… Az önce hem dünyadaki en erdemli davranışı sergilediniz hem de televizyonun en faydalı şeklini tecrübe ettiniz, yani kapalı olanını…

Prince mi Dante mi?

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Prince of Persia ve Devil May Cry aksiyon oyunları arasında en beğendiğim oyunlar. Bu oyunların seri şeklinde olması firmaların işine yaradığı gibi bizleri de ana karakterlere bağımlı hale getiriyor. Yani Prince de Dante de kankamız gibi oldu. Yeri geldi Dahaka’ya sonsuz bir nefret besledik, yeri geldi Virgil’in kardeşiyle uzlaşması için sadaka verdik :)

Devil May Cry serisi dördüncü oyunla devam ederken Ubisoft cephesi Assasin’s Creed ile gelen başarı sarhoşluğuyla Prince’i bitirecek gibi görünüyor. Bu hiç şüphesiz Prince hayranlarını çok üzüyor. Ama Dante’yi sevenler kadar etkili değil Prince’ciler.

Birkaç ay önce okuduğum bir haberde dördüncü oyunda Dante yerine Nero diye bir tıfılın geleceği duyurulmuştu. Ama Dante Severler Derneği üyeleri şok bir baskınla üretici firmayı köşeye sıkıştırdı ve Dante’yi oyuna ekletmeyi başardı. Ben de bunlardan biriyim bu arada :)

İki karakteri kıyaslama yoluna gitmek aslında çok sağlıklı değil ama ben yine de bir deneme yapmak istiyorum:

(Not: Aşağıda yazanlar tamamen kendi görüşlerimdir. Başkalarını kızdırmak istemem.)

Prince karizmadan yoksun biri değil elbette ama yaptığı maymunluklarla daha çok “sempatik” sınıfına konulacak bir tip (Bu arada MS Word “karizma” yerine “büyüleyici” kelimesini öneriyor :) ). Dante ise gerek yarı-demon olması gerekse füze gibi garip şeyleri kendine araç haline getirmesiyle“cool” diyebileceğimiz biri olduğunu gözler önüne seriyor.

Ama iş duygusallığa gelince Prince-Kaileena ikilisi “tü tü tü maşşallah” dedirtirken Dante’nin Lady’yi sallamaması ise sadece sert bir “yuh!”u hak ediyor.

Ama burada anti-parantez şunu da belirtmek istiyorum ki ikisi de birer kahraman olduklarının farkındayken, yani doğuştan kahraman olduklarının bilincindeyken; Solid Snake “I am not a hero, I never was…” diyerek bizi mütevazılığıyla can evimizden vuruyor. Ona da saygımız, hürmetimiz sonsuz tabi. Değinmeden edemedim.

Prince ve Dante’nin arasındaki en büyük fark tabiki zaman farkı. Yani onlar ayrı dünyaların insanları. Doğal olarak bu durum kullandıkları silahlara da yansıyor. Prince’imiz tamamen yakın dövüş ekipmanlarıyla donatılmışken; Dante başlarda Ebony&Ivory ile düşmanlarına mermi yağdırıyor, sonraları ise Artemis’le ışın gösterileri sunuyor bizlere. Çünkü Dante silahın icat olup mertliği bozduğu bir zamanda yaşıyor. Elin Perslisi ne bilsin o zamanlar bu teknolojiyi. Onların aklı fikri bubi tuzağı kurmakla meşgulmüş :)

Ama gerek Rebellion gerekse de Dagger of Time gerçekten bu tip kahramanlar için biçilmiş kaftan. Prince, speedkillleriyle Dagger’ın hakkını verirken; Dante Rebellion’u kılıç kullanmanın dayanılmaz hafifliğiyle, yere bile basmadan savurabiliyor. Yani her iki oyunda da yakın dövüşler tam anlamıyla birer görsel şölen.

Özetle Ubisoft’a ve Capcom’a (ki her ikisinden de babam çıksa alır oynarım) bize böyle kahramanlarla tanışma fırsatı verdikleri ve hayal gücümüze yaptıkları katkıdan ötürü teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

Evet, Ubi, Cap, söyledim işte hepsini artık bırakın da gideyim ya :)

Prince of Persia: The Metaphor

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Dün 9 saat kadar bir süre sonunda Prince of Persia (POP) üçlemesinin son oyunu olan Two Thrones’u da bitirdim ve “credits” bölümünü izlerken lisede aklımıza gelen (İbrahim kardeşimin de katkılarıyla) bir POP metaforu oluşturma fikrini hayata geçirmeye karar verdim.

MS Word’ün de dediği gibi “metafor” yerine “mecaz” kelimesini de kullanabiliriz. Metaforlar, “hayat … ya benzer ” gibi cümlelerden kurulan fikir bütünleridir. Yavaş yavaş başlayalım:

“Hayat Prince of Persia’ya benzer”

Prensimizin ilk oyunda aradığı kum saati hırslarımıza benzer: Elde etmek için diyar diyar dolaşırız, her türlü maymunluğu yaparız ama elde ettiğimiz zaman başkaları zarar görebilir.

Dagger of Time hırslarımızı ve/veya hedeflerimizi açmaya yarayan anahtarlara benzer: Aslında bir amaç değil bir araçtır.

Gelelim ikinci oyuna:

Dahaka ecele benzer: En olmadık zamanlarda karşımıza çıkar ve genelde istediğini alır. Ama bir “amulet”iniz varsa belki onu geçiştirebilirsiniz. Amuletin neye benzediğini yazmak istemiyorum şimdilik.

Old man ailemize benzer: Hayatta karşılaşacağımız tehlikelere karşı bizi uyarır.

Kaileena aşka benzer: Kırmızıdır ve hiçbir zaman dost mu düşman mı, ölecek mi kalacak mı bilemeyiz.

Ve üçüncü oyun…

Dark Prince insanın nefsine benzer: Genellikle bizden daha güçlüdür ama irademizle ona hakim olabiliriz.

“Su” iradeye benzer: İyi işler için kullanılırsa hem Dahaka(ecel)’yı savuşturur, hem de Dark Prince(nefis)’i bastırır.

“Kum” ruha benzer: Su(irade)’yla birleştirirseniz insanın ana maddesi olan çamuru elde edersiniz. Ayrıca sizi terk ettiğinde varlığınız soyutlaşır; düşmanlara olduğu gibi. Ve içinde çok büyük ve gizli bir güç vardır; onunla zamana bile hükmedebilirsiniz.

Farah çok eski anılarımıza benzer: Kaileena’yı bize unutturabilecek veya hatırlatabilecek bir görüntüsü vardır :)

Father’s Sword of Light, Old man(ailemiz)’in öğütlerine banzer: Karanlıkta önümüzü görmemizi sağlar. Ayrıca düşmanları tek hamlede haklayabilecek bir silahtır.

Son olarak şunu da söylemeliyim:

“Hayat bir metafora benzer. İlla ki anlamlı olması gerekmez.”

Acıktım!

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Evet, yanlış okumadınız; acıktım. Şu an gerçekten çok açım. Evdeyim ve açım. Çok kötü bir olay gerçekten. Yani şöyle söyleyeyim: “Midem dial-up bağlantı sesleri çıkarıyor” :)

Evde şu an horlamayan tek yaşam formu benim sanırım. Ve açım… Bilgisayarın başında –annemin tabiriyle- “pineklemeye” başlayalı beri, vay canına, 7 saat geçmiş. Amanın saat 00.42 yaw! Demek ki bu yüzden açım…

Açım… Hem de çok açım… Açlıktan bayılmak üzereyim. Seraplar filan görmeye başladım. Midemin isyanını bastıramıyorum. Sanırım biraz sonra bir devrime şahit olacağım. Direniş güçleri beynime kadar vardı. İsyancılar “Yemek! Yemek!” diye beynimi kemiriyorlar. Aaaaarrrrggghhhh :)

Eğer aç bir insansanız, gerçekten oynayamazsınız(bkz: “Aç ayı oynamaz”). Ben onu sadece atasözü diye biliyordum, çok inanmıyordum ama az önce Prince of Persia: The Two Thrones’da arka arkaya sekiz defa speedkill kaçırdım. Aman tanrım! Oyun oynayamıyoruuuum…

Pekâlâ! Sırtımı dönüp yatmayı denesem… Yok ya, yemez. Müzik filan dinlesem, ne var ki radyoda? Amanın, “Şakşuka”! Sanırım tek çare yiyecek bir şeyler aramak, hatta mümkünse bulmak…

:-) -> :-(

Ve kahramanımız sabah buzdolabının kapağına santimler kala ölü olarak bulunur. Evet sevgili minikler ne anladık bu olaydan? Her kuşun eti yenmez…

Unreal Tournament III

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Birkaç gün önce Unreal Tournament 3 ün demosunu oynadım ve gerçekten çok beğendim. Serinin en son oynadığım oyunu olan UT 2004’ü hem yenilikleri ve eğlencesi hem de performans gereksinimleri bakımından baya katlayacak bir oyun ortaya koymuş Epic. Unreal Engine’in yeni sürümü özellikle ışık efektleri konusunda gerçekten kalplerde taht kuruyor.

Oyundaki silahlar çok da fazla değişmemiş UT 2004’e göre. Yeni oyunun silahları: Avril, Enforcer, Link Gun, Rocket Launcher, Translocator, Flak Cannon, Biorifle, Redeemer, Shock Rifle, Sniper Rifle, Stinger(Minigun) ve Impact Hammer.

Oyunda silahtan daha fazla araç var diyebiliriz. Çünkü 12 silaha karşılık 15 araç kullanabiliyoruz. Araçların isimleri ise şöyle: Goliath, Spma(Self Propelled Mobile Artillery), Leviathan, Manta, Darkwalker, Fury, Scavenger, Nemesis, Hoverboard, Cicada, Hellbender, Paladin, Raptor, Scorpion ve Nightshade.

Demoda Darkwalker’ı deneme fırsatım oldu ve gerçekten çok etkilendim. Üçayaklı bir yaratığa benzeyen bu araç yaklaşık 6 katlı bir apartman yüksekliğinde. Birincil atış modunda lav benzeri bir madde saçarak düşmanlarınızı kızartırken ikincil atış ise arkadaşlarınızı coşturacak naralar atmanızı sağlıyor.

Hoverboard ise bir diğer güzellik. Özellikle Capture The Flag gibi hızlı olmayı gerektiren modlarda Hoverboard’unuza atlayıp düşman bayrağını süratli bir şekilde taşıyabilirsiniz. Hoverboard kullanırken silah kullanamıyoruz ve bir tek düşman mermisi dengemizi kaybedip düşmemize yetiyor. Bu da aynı zamanda hatırı sayılır ölçüde zaman kaybı demek.

Bir diğer ilginç özellik ise “ölü taklidi” yapabilmek. Düşmanınız yerde yatan “ceset”inizin yanından geçtikten sonra arkasından, son derece rahat bir atışla işini bitirebiliyoruz.

Bilenler bilir. UT serileri Half-Life veya Doom gibi single player özellikleri sağlam oyunlar gibi değildir. Çünkü UT’nin üretim amacı multi player dır. Seri tamamen geleneklerine sadık kalarak ilerliyor ve inanılmaz bir multi keyif sunuyor.

Evet, demo bile olsa yeni UT’yi oynamak güzel bir deneyimdi. Epic’e saygılarımı sunuyorum…

Popüler Markalar/Ürünler

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Aslında biraz sonra okuyacaklarınız lisede bazı arkadaşlarımla (Mücahit(Müco) ve İbrahim(İbo)) muhabbetini baya yaptığımız bir geyiktir. Telif hakkı sorunlarından dolayı bugüne kadar ertelenmiştir. Sorunların çözülecek gibi görünmemesinden sıkılan blog sahibi (yani ben) en sonunda patlamıştır ve “Başlarım telifinden!”deyip, geyik metnini izinsiz bir şekilde yayınlayıverecektir; arz ederim…

Bazı firmalar ya da ürünler o kadar büyük ün yapmışlardır ki kendi alanındaki diğer firmalar ve ürünler bile onların isimleriyle adlandırılır. Örnekler:

Selpak: Aslında kağıt mendildir ama Nova bile olsa biz ona yine de Selpak deriz.

Jeep: Aslında bir arazi aracı firmasıdır. Ama biz Land Rover’lara bile “cip” deriz.

Fanta: Mutlak klasik. Aslında “portakallı gazoz”dur. Ama biz Sunny’ye vs. bile Fanta deriz. Kola için böyle bir şey söz konusu değildir ama. Fanta kendi alanında #1 dir.

UFO: Yeni bir teknoloji, yeni bir isim. Aslında “infrared ısıtıcı”dır ama Kumtel bile olsa biz UFO diyoruz.

NOS: Açılımı “Nitrous Oxide Systems” olan bir firma ismidir. Buna alternatif bir örnek veremiyorum ama nitro sektöründe oldukça popülerdir ve bu yüzden tüm firmalar mecburen NOS diye çağırılır.

Google: İngilizce sözlüklerinde bile “googling” diye bir kelime eklendi. Anlamı aramak, araştırmak vs. Arama motorudur aslında genel kategorisi ama popülarite Yahoo!’yu da Google diye söylettiriyor bize.

Derby: Tıraş bıçağı. Ali Desi Dero’nun da katkılarıyla gönlümüzde taht kurmuştur.

Gilette: Bıçağın iki yüzünden ötekisi. Jilet terimi burdan mı geliyor bilmiyorum ama “Bir Derby alayım ya…” sözünü çok da fazla önleyemediği kesin. Buraya eklenmesinin sebebi ise herşeye rağmen çok popüler olması ve diğer ürünlerin ortak özelliklerine sahip olması.

Devam edecek…

Bitti…

Belgesellerin Demirbaşları

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Belgesel izlemekten büyük keyif alıyorum. Yeni ve birbiriyle alakasız şeyler öğrenmek benim gibileri cezbeden bir şey. Ama dikkat ederseniz farklı belgesellerde çok fazla ortak nokta bulabilirsiniz. Bunlara değinmek istiyorum bu yazıda. Şimdiden söyleyeyim,detaylı bilgi için www.loadingreadyrun.com dan “Quantum Documantary” yi izleyebilirsiniz. Adıyla konusunun çok ilgisi yok. “Belgesel nasıl yapılır?” sorusunu cevaplayan, 5 dakikalık bir “belgesel”. İronik…

Belgesellerin en büyük ortak noktası kesinlikle ekranda oturan insanın isminin ve unvanının sadece bir kere görünmesidir. Adam ilerleyen zamanlarda tekrar ekrana gelir ama onun kim olduğunu, konuyla ne sıfatta ilgilendiğini unutmuşuzdur :)

İkincisi ve yine oldukça genel olanı, adam konuşurken bir anda kamera arkası kaydı yapan kameraya atlanmasıdır. Yani ekran bir anda siyah beyaz olur, sağ altta bir “REC” yazısı ve kırmızı bir daire yanıp söner ve setteki elemanları (ışık ve ses operatörlerini, burnunu karıştıran yönetmeni, kabloları vs…) filan da izlemeye başlarsınız. İzleyiciyi havaya sokmak, olaya dahil etmek böyle bir şey galiba :)

Üçüncüsü ve aslında bence en eğlenceli olanı şudur: Farklı mekânlarda bulunan konuşmacılardan birisi bir şey anlatmaya başlar. Sonra diğer konuşmacıya geçilir ve görülür ki o da aynı şeyden farklı bir bakış açısıyla bahsediyordur. Sonra bunlar konuyu uzun süre aralarında paslaşırlar. İzleyenler (yani biz) sanki bir belgesel değil de masa tenisi maçı izliyormuş hissine kapılır. Ve eninde sonunda birinin söyleyecekleri tükenir, yani konu onda patlar :)

Bir diğeri de şöyle bir şey: Ekrandaki adam konuşurken bir yerde tıkanır. Kem, küm, gak, guk filan der ve sonra olaydan yırtmak için bir şey sallar; kafadan atar yani. Evet, bunu gerçekten yapar :) Ve sonra olayı izah etmiş gibi olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamaya çalıştığını garip bir mimik ile ifade eder. Vay üçkâğıtçı vay…

Bir diğeri ise en sondaki kamera arkası görüntüleridir. Mesela adam çok ciddi bir meseleyi izah etmek için cebelleşirken arkadan bir eleman adama kulak yapar. Sonra adam kıllanır ve arkasına döner. Olayı görür ve kopar :) Ama ne olursa olsun şakayı yapan eleman geceyi hastanede geçirir, kesin… “Güleriz ama hak ettiğini de veririz” der ciddi adam…

Belgesellerin bile “extended” versiyonları mevcut. Bunlarda çok garip durumlar bile kesilmeden veriliyor. Mesela adamı yoğun programından koparıp yarım saat, bir saat konuşturmuşsunuz ama mikrofon kablosu adam konuşurken çıkmış ve kimse de durumu anlamamış. Sonra elinde kabloyla bir tane elemanı (tabi kurayla seçilir bu insan) adama geri göndermişsiniz ki ona “Hocam, valla kabahat bunun” desin :)

Ve bilirsiniz, bütün belgeseller hep aynı şekilde biter: “Bu benim için çok güzel bir deneyim oldu. Umarım genç timsah avcısı adaylarına yardım edebilmişimdir. İzlediğiniz için teşekkür ederim” filan işte. Gerisi de “Credits” zaten :)

Süperpozisyon

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

http://komiksite.freeservers.com/ adresinden “Süperpozisyonun İspatı” isimli sunumumu indirip izleyebilirsiniz. Tavsiye ederim…

www.delikanliyiz.biz

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Reenkarnasyona inanmıyoruz zira delikanlı adam bir kere doğar :)

Not: Başlıktaki adres uydurmadır. Bi bakayım acaba hakketen böyle bişey var mı ya?!

62 Worm’dan Geyik Yaptım

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Worms oynamayanınız var mı? Team 17’nin bu kült oyunu ilk çıktığından bu yana tüm dünyayı sardı. Peki, hiç düşündünüz mü? Acaba kamera başka yere kaydığında pasif olan wormlar ne düşünüyor/yapıyor?

Mesela yan yana duran iki worm, takım arkadaşlarının cengâverliğini seyrederken “Yaw, bizim Hüsamettin’e bak hele. Ulubatlı gibi mübarek! ” diyebilirler. Ya da bi tanesi “Olm, bi sonraki el sıra sende mi bende mi ya?” diye sorar, diğeri de “Ne fark eder ki, adam paso worm select yapıyo sabahtan beri…” diye cevap verir.

Yan yana duran iki worm düşman da olabilir. “Olm bu map size mezar olacak lan!” gibi… Ya da “Olm öbür el sıra bende. Bakalım o zaman da bu kadar şirin görünebilecek misin? Ağzına shotgunı dayadığım gibi suyun dibini boylayacan!” gibi…

Bu böyle gider… Worms’un kurdu olmuş arkadaşlar! Bu konu hakkındaki yorumlarınızı bekliyorum. Üretin, yayınlansın…

Alçıya Neden İmza Atarız?

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Bize has bazı garip huylarımızı incelemeye devam ediyoruz. Bizde birinin bir yeri kırıldığında alçısına imza atılır. Aslında sebebi gayet basit: Kırık sahibi evinde yatarken alçıya bakar ve imzaların çokluğuna bakarak moral bulur, daha hızlı iyileşir. Evet, işte atalarımızın nasıl şifa yöntemleri bulduğuna bir kez daha hayret ediyoruz. Peki, acaba bundan imzayı atanın kârı nedir? Adam iyileşsin de aynı yeri tekrar kıralım :)

Beleş Mesaj

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Avea’nın beleş mesaj hizmeti gerçekten çok güzel ama bazı mesajların saatler sonra varması da gözden kaçmıyor. Ben de boş durmadım ve bir atasözü uydurdum: “Beleş mesaj yayan gider” :)

Detan Reklamı

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Bildiğiniz gibi tv’de çokça seyrettiğimiz bir “Detan Böceksavar/kovar” reklamı var. Hani “gözünüzün önünde değil yuvalarında ölsünler” sloganı taşıyan bir reklam. Fikre göre ilacımız böceğe sıkıldığında tesirini hemen göstermiyor; bir müddet sonra, mesela böcek yuvaya döndüğünde kurbanını diğer aile fertlerinin önünde hakkın rahmetine kavuşturuyor, ortamı yasa boğuyor…

Şimdi bazı gerçeklerle yüzleşelim. Bir kere Türkiye’de yaşıyoruz. Hangi Türk kadını bir hamamböceğinin yuvasına kadar gidebilmesine sabredebilir ki?! Böceğe basarsın, böcek ölür. Bu kadar basit. Hem bizde ibret-i alem olsun diye “sallandırma”lar çok meşhurdur. O böceğin ani ölümü diğer böcek çeşitlerini de şoka sokacak, onlara da gözdağı verecektir. Yuvasında ölen adamı kim, nasıl görsün?

Bu yazıdan ne anlıyoruz. Yabancı reklamlar lütfen doğrudan çevrilip tv’de yayınlanmasın. Türk halkının kültürel yapısı da gözönünde bulundurulsun.

Windows Aero vs. Linux Compiz-Fusion

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

http://www.youtube.com/watch?v=_ImW0-MgR8I dan Ulusal İşletim Sistemimiz Pardus’un içeriğinde de bulunan compiz-fusion u inceleyin ve şu vista denen meretten artık kurtulun yaw!..

Arkaplan müziği: Manau – Mais Qui Est La Belette

Fatih Hoca’nın Kaset Takıntısı

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Çokça gösteriye malzeme olan Fatih Hoca, Erman ve sevgili Şansal gibi şahısların, aslında üzerinde pek durulmayan bir ortak noktaları var: Kaset

Bu tip insanlar işlerinde bilimselliği yakalamak için midir bilinmez, olayı belgelere dayandırmak amacıyla da olabilir kaset izlerler/izletirler. Ne gibi mesela: Önemli bir maç olacaktır. Rakip takımın oyuncularını iyi tanımak ve taktiklerini çözmek için Fatih hocamız öğrencilerine rakibin bazı maçlarının bant kayıtlarını izletir. Canlandıralım şimdi, hoca diyor ki:

-Arkadaşlar! Hmmff, pmmfff (dilini çıkarıp sağa sola pöykürme efekti), haftaya İngiltere maçı var malumunuz. Bir İtalyan atasözü var, diyor ki “La kasette della sport VHS, BetaMax; gel bize bazı bazı”. Yani diyo ki “Düşmanı iyi tanırsan, ona göre şekil alırsın” diyor. Tabi birkaç ifade var tam Türkçeye çevrilemeyen ama annadınız siz onu. Ergün tak bakalım birinciyi. Hah! Bakın bu geçen haftaki İngiltere-Angola Afrika Kupası (!) maçı. Angola offside taktiği uyguluyor bak! Neyse burası güzel değil, sar biraz ileri.. Hah bak! Gördünüz mü? Maç 18-0 bitti. Niye peki? Çünkü Angola bindirmelerde zayıf kaldı, post-prodakşın göçtü. Neyse, tak ikinciyi.. Bak bu Beckham’ın sünnet düğünü kaseti. Şu arkadaki kirvesi bak gördün mü? İşte bu adamı çok iyi tutucaz. Çok tehlikeli bi adam bu. Tüm takım bundan soruluyo. Servet sen tutucan bunu. Ben sonra sana tekrar çizerek anlatırım. Tamam tak üçüncüyü. Bak bu da Crouch’un düğünü. Bak görüyonuz mu bak adam nası bastı gelinin ayağına. Çok süratli bi oyuncu bu. Bunu kim tutsun dur bakiym. Bunu ben tutarım ya neyse.. Geç bunu ya, tak dördüncüyü, seri ol biraz Ergün! Hah bak bu “Esaretin Bedeli”. Çok ibretlik bir film bu bak görüyon mu pozisyonları. İnsanda oyun felsefesi yapar bu film. İsteyene çekeyim evde izlersiniz.
-Sinyor Terim!
-Si güzelim.
-Bant sıkıştı kopacak nerdeyse.
-İyi bas orda bak 5. dakka çok önemli sakın koparma orayı. Ya neyse hadi gidelim bi yemek yiyelim ya. Emre sana Happy Meal alayım yer misin?..

Atari Tabancası Nasıl Çalışır

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Çok önemli!!!

Yıllardır yaptığımız geyiğin açıklamasını buldum. http://en.wikipedia.org/wiki/Light_gun adresinden Atari tabancasının nasıl çalıştığını sabredip okuyabilir, anlayabilir ve bi iyilik yapıp bana da tam olarak anlatabilirsiniz :) Ya çözümü öğrendikten sonra geyik biter diye tam anlamaya çalışmadım. Gerçek doğruyu bilmeyelim ki hakkında kendi yorumlarımızı yapabilelim..

Kibrit Kutusu

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Düşünün, bir kibrit kutusunu evirip çevirirken elinizden düşürdünüz ve kibritlerin büyük bir kısmı yere dağıldı. Yerde ne kadar kibrit olduğunu merak ettiniz, zira çok fazla var. Aklıma gelen iki yol var:

1) Yerdeki kibritleri tek tek sayabilirsiniz. Bu yöntemle kesin sonucu elde edersiniz, yani yerdeki kibrit sayısını tam olarak elde edebilirsiniz. Ama bu biraz uzun sürecektir.

2) Ya da kutunun içinde kalan az miktarda kibriti sayıp kutunun üzerindeki “kutuda x adet kibrit vardır” ifadesindeki x den çıkarırsınız. Bu yöntem kısa sürede bir sonuç verir ama bu sonuç doğru sonuç mudur? Acaba kutunun üzerindeki sayıya inanmalı mıyız?

Acaba hayatta zoru tercih edip herşeyle uzun uzun uğraşmalı mıyız? Yoksa risk alıp inanmalı ve kendimize vakit mi ayırmalıyız?

Ca Sandoz Etkisi

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Tekrar merhaba,

Ca Sandoz aslında bir ilaç değil bir yaşam tarzıdır. Aramızda hiç ca sandoz içmemiş olan arkadaşlar varsa artık aramızda değiller haberi olsun. Onlar şöyle sağa geçsinler.

Sağdakiler dinleyin! Ca sandoz belki reçetesiz satılıyor olabilir. Ama bu onun Drugs Top 10 a 3. sıradan girip bir haftada 2 basamak yükselmesine engel olamaz,olamadı,olamayacak… Şimdi! Hemen en yakın nöbetçi eczaneye gidin ve bir koli ca sandoz alın. Hayatınızın değiştiğini hissede hissede siz de bizim gibi bağımlı olun. Yarın ekipmanınızla hazır bulunmak üzere, paydos! Dağılabilirsiniz…

Arkadaşlar öncelikle bu ilaç neden bağımlılık yapar onu bi anlayalım. Bi kere ca vücudumuz için gerekli bi element bu doğru tabi ama onu elde etmenin en zevkli yolu ne süt içmek ne bol bol yoğurt yiyip tosunlaşmak ne de bir başkası… Sandoz gibi fantaya asitsiz bi alternatif varken ötekileri bırakın çocuklar içsin. Muhahaha!! (Arka arkaya şimşek efektleri :) )


Ca sandoz (Şekil 1.a’da da görüldüğü gibi) arkadaşlarınızla aranızı açabilecek bir maddedir. Künyesi aşağıdaki gibidir:

a-C 1000 Sandoz Efervesan Tab­letNo­var­tisCH

Kal­si­yum lak­tat-glu­ko­nat1 g, kal­si­yum kar­b. 327 mg, C vi­ta­mi­ni 1 g

Ambalaj: 10 efer­ve­san tablet.

End.: Ge­be­lik, em­zir­me, ço­cuk­la­rın ve genç­le­rin bü­yü­meve ge­liş­me dev­re­le­ri, yaş­lı­lık, en­fek­si­yon has­ta­lık­la­rı ve ne­ka­hatgi­bi kal­si­yum ve C vi­ta­mi­ni­ne ge­rek­si­nim art­tı­ğı dö­nem­ler­de; kal­si­yumve C vi­ta­mi­ni yet­mez­li­ği te­da­vi­si ve so­ğuk al­gın­lı­ğı ve grip­tedes­tek­le­yi­ci te­da­vi ola­rak kul­la­nı­lır.

Kontr.E.: İla­ca aşı­rı du­yar­lık (bağımlılık yani -işte bu benim-), hi­per­kal­se­mi, şid­det­li hi­per­kal­si­üri,ağır re­nal yet­mez­lik du­rum­la­rın­da kont­ren­di­ke­dir.

Uyar.: Hi­per­kal­si­üri­li has­ta­lar­da, böb­rek fonk­si­yonbo­zuk­lu­ğu ya da üri­ner taş ol­gu­su geç­mi­şi bu­lu­nan­lar­da id­rar­dakal­si­yum atı­lı­mı­nın iz­len­me­si ge­rek­li­dir. Ge­rek­ti­ğin­de doz azal­tıl­ma­lıya da te­da­vi­ye son ve­ril­me­li­dir. Te­da­vi sü­re­sin­ce yük­sek doz D vi­ta­mi­nialın­ma­sın­dan ka­çın­mak ge­re­kir.

Yan E.: Na­dir ol­gu­lar­da ha­fif gast­ro­in­tes­ti­nal ra­hat­sız­lık­lar(şiş­kin­lik, di­ya­re) olu­şa­bi­lir. Du­yar­lı ki­şi­ler­de uzun sü­re yük­sekdoz­da kul­la­nı­mı id­rar yol­la­rın­da kal­ku­li olu­şu­mu­nu teş­vik ede­bi­lir (Oooppsss…). Bu tür has­ta­la­rınbol mik­tar­da sı­vı al­ma­la­rı öne­ri­lir.

Doz Önerisi: Ye­tiş­kin­ler ve okul ça­ğın­da­ki ço­cukl­a­ra gün­de1 tab­let; 3-7 ya­şın­da­ki ço­cuk­la­ra ya­rım tab­let ve­ri­lir.

Bu yazılık da benden bu kadar. Hayatınız ca sandoz gibi hareketli ve kıpır kıpır olsun. Görüşürüz…

Kontra Atak

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

İnsanlık tarihinin en büyük buluşu kontra bisiklet frenidir kardeşim! Bizim gibi küçükken hayata birkaç fren teliyle bağlı olanlar için kontra fren gerçekten büyük bir kurtarıcı olmuştur çoğu kez. Ben Shumano vites kullanan yeni arkadaşlar için bu kült yapıyı izah edeyim isterseniz. Şöyle ki:

Bisikletin arka tekerine yapılan ufak bir modifikasyon ile pedalın ters çevirilmesi sonucu arka tekerlek kilitlenir hale getirilir ve üzerine de şöyle bir yazı işlenir: “Uses Counter Brake System”. İsimdeki asalete bak yaw!

Kontranın sadece ismi değil fonksiyonları da artist işidir. Örnek: Yarışta tam gaz giderken son köşeyi kontra frenle -drift benzeri bir hareketle- alıp, finishten yüzümüz arkada tozumuzu dumanımızı yutanlara dönük bir şekilde geçmek. Böyle bir keyif başka hiçbir şekilde elde edilemez…

Kontra artistlikten başka güvenlik için de yaptırılırdı. Yokuş aşağı giderken fren telinin kopması -bunun nasıl birşey olduğunu iyi bilirim- sonucu arabanın birine çarpıp uçmaktan kontra frenle kurtulmak beni bu satırları yazmaya zorluyor.

Kısacası bence kontra olmasaydı dünya yaşanmaz bir yer olurdu. Çünkü ben yaşamıyor olurdum. Bugün kendinize bir iyilik yapın ve bu sistemi edinin. Kendinize iyi bakın. Görüşürüz…

Okul Öncesi Öğretmenliği Müfredatı

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Selam,

Aşağıda (evet az aşağıda) okul öncesi (anasınıfı işte ya) öğretmenliği fakültesinde gösterilen derslerle ilgili tahminler yürüteceğiz. İşte başlıyor:

1) Eğitsel Oyunlar

Benim en çok hoşuma giden bu sanırım. Bu derse masterını saklambaç, doktorasını ise daha kompleks bir oyun olan çelik-çomak üzerine yapmış, Science dergisinde bu konularla ilgili tam üç tane makalesi yayınlanmış (yani çocuk oyunu dünyasında baya saygın) bir profesör gelir. Yaşları 19 ile 55 arasında değişen öğrencilerle beraber “Mendil Kapmaca: İleri Taktikler” konusunu işlerler. Hoca iki gönüllü çağırır ve birinden ders araç-gereçleri odasından bir adet mendil getirmesini rica eder. Mendil gelir. Hoca anlatır:

Arkadaşlar, bugünkü sekiz dersimizi blok yapalım istiyorum. Sessizlik! Evet. Bugün kariyerinizde karşınıza defalarca çıkacak olan bir durumdan bahsedeceğiz. Mendil kapmaca isimli bu akademik oyunda çocukların stratejik zekasını geliştirecek, onlara [şunları,bunları,vır vır vır...] aşılayacak birkaç taktikten bahsedeceğiz.

Bunlardan ilki ve en bilineni el-at-geri-çek-adamı-şaşırt-mendili-kap taktiğidir. El-at-geri-çek-adamı-şaşırt-mendili-kap taktiği Robert Sedgewick’in “Understanding Mendil Kapmaca” isimli kitabında da bahsettiği gibi adı üzerinde rakibi mendili almış gibi yaparak şarşırtma ve konsantrasyon dağıtma üzerine geliştirilmiş bir taktiktir. Anladınız işte fazla uzatmayalım.

İkincisi ve benim favorim olan yer-değiştir-hızlı-kaç taktiğidir. Bu taktiğin uygulanması tarafların uzlaşmasıyla sağlanabilir. İki taraf da yer değiştirir ve kendi grubuna bakacak şekilde, burnunu karıştırma yavrum, konumlanılar. Böylece mendili kapan taraf şık bir çalımla, mendili aldıktan sonra arkaya dönmekle uğraşmadan skora gider. Evet, sorusu olan?.. falan filan fişman diye gider bu. Aslında öğrencilerin hepsi bir zamanlar çocuk olmuştur ancak bu kadar popüler bir oyunun bu kadar karmaşık anlatılması karşısında büyülenmiştirler.

2) Okul Öncesinde Kaynaştırma Eğitimi

Bu derse uluslararası ilişkiler uzmanlarından en bunamışı gelir. Küçük çocuklar birbiriyle nasıl tanışır, “önce o başlattı” ya da “o da bana vurdu” gibi ileri konular işlenir. Bu dersin vizesi, finali falan kolay olur. Sorular genellikle “sataşma psikolojisi”nden çıkar.

3) Okul Öncesi Dönemde Dil Gelişiminin Desteklenmesi

Ooowwww. İşte bir başka sağlam malzeme. Okul öncesinde dil eğitimi çok önemlidir, bu yadsınamaz. Ancak dersin hocası klasik bir profesör olduğu için konuşma ve algılamada sorunları olan bir insandır ve bu “hoca”nın yetiştirdiği “öğretmenler” de çok farklı olmayacaklardır. Bu dersin müfredatı geçekten uzundur. Yani size şöyle söyleyeyim “Aguu, bıgıı” dan bir başlar, Dünya Klasikleri’ni tırıs geçer, filolojide son bulur.

4) Yaşam Boyu Spor

Bu dersin hocaları (derse hoca”lar” gelir, binaenaleyh spor bir takım işidir) anaokulu çocuğuna 1500 metre koşturmazlar belki ama hepsinden bir yüksek atlama rekoru bekleyebilirler, belli olmaz. Türk atletizminin ve jimnastiğinin gelişimine büyük katkılarda bulunmak istemişlerdir ancak birkaç kas zedelenmesi ve baya kırık çıkıktan sonra çocukları tamamen serbest bırakma kararı almışlardır zümrecek.

-Bitti-

P.S: Yukarıda adı geçen ders isimleri tamamen gerçek olup gugıldan bulunmuştur. Ha bir de lütfen proflarımız beni ciddiye almayıp BENİ MAİL YAĞMURUNA TUTMAYI KESSİNLER. Saygılarımla..

İktisadi Zeka

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Adını hatırlayamadığım, yabancı bir bilimadamına bir röportajda soruyorlar:

-Efendim, sizce Türkler zeki mi?

Cevap:

-Türkler zeki ancak Türklerdeki zeka iktisadi zeka. Ben dünyanın her yerini gezdim ama dürümün son lokmasıyla ayranın son fırtını denk getirebilecek başka kimse göremedim….

Bingo!

Geleceğe dair bir ipucu…

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Star Wars evreninde yaşasak bile Türk Jedi’ların sivrisineklerden korunma yöntemleri çok değişmeyecektir eminim. Şöyle ki:

Bir adet lightsaber alınır (mor renk olması tercihimizdir), yatılan yerin yakınlarında bir köşeye yere parelel bir şekilde yerleştirilir.

İşte sonuç: Sinekler mor ışığa gelip kamikaze yapacaktırlar. Görev başarıyla tamamlanmıştır.

Force be with you…

Yaş 18

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Bilmezdim sakalımın bu kadar sert,
Mach 3 Turbo’nunsa bu kadar kifayetsiz olduğunu,
Akademiye düşmeden önce…

Avrupa Fatihi

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Merhaba,

Selçuk Erdem gerçekten çok kaliteli bir karikatürcü şüphesiz. Ben de bir zamanlar İbrahim kardeşim sayesinde Ersin Karabulut gibi Yiğit Özgür gibi karikatür üstadlarıyla tanıştım ve -evet itiraf ediyorum- esprilerimde talif hakkı ödemeden onlardan yararlandım.

Kendi çapımda mizah yazıları yazmak istedim hep. Henüz ciddi bir birikimim yok ancak kim bilir belki yakında burası bi mizah yurdu haline gelir.

Görüşmek üzere…

P.S: Detaylı bilgi için: http://www.karikaturya.com/

Sulugöz

26 Ekim, 2008 yazan: snowy73

Selam,

Bilmem hatırlar mısınız eskiden “sulugöz” diye bir sakız vardı. Dışı ekşi bir tozla kaplı, bilye kadar birşeydi. Bugün bir nostalji yapayım dedim ve tarif ettiğim şekere çok benzeyen ama adı “teardrop” olan bir sakız aldım. Çocukluğumda gözlerimi hakikaten yaşartan o garip, ekşi tadı alacağımı umuyordum ama hayal kırıklığına uğradım. Normal sakızlardan hiçbir farkı yoktu bu “gavur işi” sulugözün. Alelade birşeydi yani. Beni çocukluğuma götürmekten çok acizdi. Ama bizim sulugöz öyle miydi hiç? Kesinlikle hayır. Bir kere bizim sulugöz önce insanın ağzını ekşitirdi belki ama “Öğrk, bu ne be?!” demeden sabredip çiğnemeye devam edersen o unutulmaz tadını verirdi.

Demem o ki gavur ne göz yaşartmayı biliyor ne de sabretmeyi. Gözyaşını da sabrı da -sakızına bile olsa- en iyi biz biliriz. Kendinizi yabancılaşmaktan koruyun ve gözyaşı ve sabrı hayatınızdan eksik etmeyin.

Selametle…